Вернуться   Turan- Голос Тюркского Мира > Тюркские народы - Türk Halkları > Крымские татары/Kırım Türkleri

Ответ
 
Опции темы Опции просмотра
Старый 29.10.2006, 11:26   #1
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Dobruca Türkleri - Turks of Dobruja (Bulgaria, Romania)

size benim memleketim hakkinda bilgi vermek istedim.

once bazi unlu simalardan soz edeyim

1- Han Asparuh. dobruca han asparuhun yurt kurdugu yerdir.





dobrich sehrindeki han asparuhun heykeli

2- Sari Saltuk



dobrucadaki sari saltuk turbesi

3- MUSTECIP ULKUSAL



4- Kizilcikli Mahmut



bunlar bazilari simdilik bu kadar.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 29.10.2006, 11:31   #2
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

ROMANYA’DA YAŞAYAN TÜRK VE TATARLARLAR HAKKINDA KISA BİLGİLER

Romanya’nın Tuna ile Karadeniz arasında bulunan Dobruca bölgesinde Römenlerle birlikte Türk asıllı ahali: Güney, yani Anadolu ve Rumeli Türkleri ile Kuzey, yani Kırım ve Bucak Türkleri-Tatarlar yaşamaktadır.

Çeşit türlü diyarlardan zaman zaman büyük kafileler halinde göçerek Dobruca’ya yerleşmiş olan Türk aşiretleri (Türkler ilk kez 1262 yılında Sarı Saltuk Dede zamanında; Tatar Türkleri ise XI. yüzyılın ikinci yarısından XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar) gelmişler ve kendileriyle birlikte çıktıkları diyarların şive, örf-adet ve gelenekleriyle birlikte, kendilerine çok zengin olan sözlü halk edebiyatı ürünlerini de getirmişlerdir.

Maddî ve manevî değerlerini içeren, yani düşünce, fikir görüşleri, inanç, din ve adetleri kapsayan yerel Türk kültürümüz oldukça zengin ve büyük önem taşımaktadır. Bu açıdan hareket ederek, biz, önümüzdeki derslerimizde Romanya’da yaşayan Türk ve Tatarların kültür, düşünce ve zihniyet özellikleri üzerinde duracağız. Kültür, düşünce, inanç ve gelenek dedidiğimiz zaman bu iki toplumun yüzyıllar boyunca yarattıkları kendilerine has, özgün folklor ürünleriyle birlikte, onların gelenek, görenek içinde nasıl yaşadıklarını, bunları ne gibi şartlarda muhafaza ettiklerini de izleyeceğiz.

YÜZYILLAR BOYUNCA ROMANYA’DA YAŞAYAN TÜRK VE TATARLARIN GELENEK, ADET VE TÖRELERİ

Dobrucalı Türk ve Tatarlarda eskiden kalmış, saygın tutulmuş ve kuşaktan kuşağa iletilmiş olan geleneklere büyük değer verilmiştir. Bu geleneklere dayanan veya bunlarla ilgili olan eski adetler temelde toplum veya halkın yaşadığı hayatıyla doğumdan ölüme kadar geçen süre içindeki geçim şartlarıyla bağlıdır. Canlılıkları ve hareketleri, güzellik ve değişik olma nitelikleriyle bir toplumun yaşamasını sağlayan adetler zaman ve mekan içinde kişiye seslenmiş, kişi ise doğa ve çevre içinde bunları “ölümden” kurtarmış ve genellikle köy ve kasaba evlerinde, insanoğlunun yaşadığı yerlerde doğmuş, dallanmış, yeni kuşaklarla birlikte canlılığını yitirmemişlerdir.

Demek, insanların hayatını, iç dünyasını her zaman doğa, çevre ve din etkilemiş. İnsan-doğa-din ilişkileri ve deneme neticesinde doğan türlü gelenekler var olmuş. Bu nedenle, eski gelenekler ve adetler, alimler tarafından birkaç bölüme ayrılmıştır:

I. Türklerin sürdürdükleri hayatlarıyla ilgili adetler:

A. Yaptıkları işlerle ilgili olanlar

B. Hayatlarıyla ilgili olanlar

C. Dobruca Türlerinde ahlak ve kurallar

II. Dinî adetler:

A. Ramazan Bayram Adetleri

B. Kurban Bayram Adetleri

III. Dinî olmayan adetler:

A. Nevruz adetleri

B. Tepreş (Hıdırlez) adetleri

IV. Doğumla ilgili adetler

V.Düğün adetleri

VI. Ölümle ilgili adetler-merasimler



TÜRK VE TATARLARIN SÜRDÜRDÜKLERİ HAYATLARIYLA İLGİLİ ADETLER



A- YAPTIKLARI İŞLERLE İLGİLİ ADETLER

1. Çiftçilik: Dobruca Türklerinin birçoğu köylerde yaşar ve çiftçilik yapar. Onlar her türlü toprak ürününü yetiştirirler. Bostancılık, bağcılık, bahçecilik ve tütüncülük işleriyle uğraşılar.

Türklerin yaptıkları ve çifçiliğin ayrılmaz kolu saydıkları bir iş de koyun, keçi (eşkĭ), at ve büyükbaş hayvan yetiştirmektir. En çok sevip yetiştirdikleri hayvan da attır.

2. Ticaret: Kasabalarda yaşayan Türk ve Tatarların büyük kısmı ticaret, zanaat, esnaflık ve küçük bir kısmı da çiftçilik yapmakla geçimlerini sağlarlar.

Yaptıkları ticaret: bakkalcılık, dericilik, yemişçilik, sebzeciliktir.

Eskiden Köstence, Mangalya iskeleleri ile Tuna kenarındaki iskelelerde zahire ihracat yapmış büyük Türk tüccarları olmuştur. Şimdi bu ticaret yapılmaz.

3. El Zanaatları: Türk ve Tatarların köy ve kasabalarda işledikleri başlıca zanaatlar şunlardır: çarkçılık, kunduracılık, terzilik, berberlik, demircilik, marangozluk, araba ustalığı, kürkçülük, kasaplık, aşçılık, kahvecilik, nalbantlık gibi küçük el zanaatları ve esnaflıktır. Büyük şehirlerde, fabrikalarda, imalathanelerde işçi olarak çalışırlar. Son 40 yıl boyunca Dobruca’daki Güney Türkleri (Tatarlar) arasından öğretmen, doktor, mühendis, memur yetişenlerin sayısı çoktur.

B- DOBRUCA KÖYLERİ VE EVLERİ

1. Köyler: Dobruca’daki Türk ve Tatar köyelerinin evleri çoğunlukla geniş bahçe içinde ve birbirine uzak mesafelerde bulunur. Köy sokakları düzgün, temizdir. Köyler dere kenarına veya yakınına inşa edilmiştir. Görüntüleri güzeldir. Su ihtiyaçları çeşme veya 5-10 metre derinlikte bulunan kuyulardan sağlanır. Köyler, genel olarak birkaç mahalleye bölünür. Herbir mahallenin adı, hocası, camii, okulu, öğretmeni ve odası bulunur.

Köylerin evleri basık ve üstleri toprakla örtülüdür. Karışık ve sıktır. Köyün orta yerinde bir küçük meydan vardır, buna tuwar catagı denilir, buraya köyün bütün inekleri, at ve davarları toplanır ve buradan otlağa götürülür.

2. Evleri: Çitten ve kerpiçten yapılır. Az olsa da tuğla ve taştan yapılanlar vardır. Evlerde iki oda bulunur. Biri oturma ve yemek odası, diğeri misafir ve yatak odası. Bu iki oda arasında bir sofa bulunur. Her evin mutfağı/aşkanası evin ön cephesinde, bahçenin bir tarafındadır. Mutfağın yanında peş/peç diye bilinen ekmek pişirme fırını bulunur. Ekmek tandırda pişirilir. Tandırda tezek ve saman yakılır. Bunun yanında küçük minderler vardır.

Evlerin önlerinde çiçek bahçesi, arkasında ise kora adlı yemiş, sebze bahçesi bulunur. Genel olarak evler güneye bakar. Kapılar ve pencereler büyük değildir.

3. Evlerin iç döşemeleri: Tatar evlerinin iç döşemesi şöyledir: Dış kapıdan ayata girince karşı divanın dibinde birkaç ince minder, ayatın ortasında hasır veya kilim döşenir. Ayattan içeriye, yani kapının arkasından başlayarak hasır ve kilim döşenir. Kenarlarda, duvara dayalı yastık ve minder serilir. Bir sedir sandık üstüne örtülür, minderler ve yastıklar oturtulur.

4. Türk kıyfetleri: Türk kadınları ev içinde don (şalvar) ve uzun entari giyerler: başlarını şal veya marama ile örterler. Eskiden, sokağa çıktıkları zaman kara bir ferece veya çarşaf giyerlerdi. Bir erkek görünce yüzlerini kaparlardı. Tuna boyunda yaşayan Türk kadınları sokakta renkli don giyerler ve başlarına çizgili örtüyü alırlar. Ayaklarına kundura veya pabuç giyerler. Süslendikleri vakit boyunlarına altın dizileri takar ve başlarına oyalı ve ipek çember bağlarlar.

Kırım Tatarlarının giyinme tarzları başkadır. Erkekler don ve pantolon giyerler. Bellerine düz beyaz veya kırmızı yün kuşak sararlar. İhtiyarlar başlarına fes giyerler ve üzerine renkli kısa bir sarık sararlar. Kışın hırka, cepken veya ton giyerler. Ayaklarına çizme (etik), başlarına koyun derisinden yapılmış kalpak (börk) giyerler.

Tatar kadınları paşalı dedikleri uzun entari giyerler. Sonra ipek kenarlı gömleğinin üstüne uzun, dar, kollu, uzun etekli, göğsü açık, kenarları ipek veya sırmalı kumaştan dikilmiş bir entari giyerler. Buna kaftan denir. Yaşlı kadınlar başlarına marama, bayırbaş veya cülbez denen beyaz veya krem renkli ipekle işlenmiş ince ve zarif örtü koyarlar. Kadınlar bellerini gümüş düğmeli, sırma ile örülmüş kuşak bağlarlar. Buna Kavkaz kuşağı denir.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar Kırım kıyafeti muhafaza edilmiş. Bundan sonra bu güzel kıyafet kaybolmuş. Zaman ilerledikçe modern kültür ve adetlerin yayılması ve genelleşmesi ile eski kıyafetler de değişmiş ve başka şekiller almıştır.



A- DOBRUCA TÜRKLERİNDE AHLAK KURALLARI



1. Ahlak kuralları: Bütün Türklerde olduğu gibi, Dobruca Türklerinde de aile teşkilatı, en yaşlı ve ihtiyar erkeğin, kartbaba, dedenin veya babanın idaresi ve otoritesi temeline dayanır. Bunlar bulunmadığı ailelerde hüküm ve otorite yaşlı kadınları, yani kartana, ninelerin veya analarındır. Bu ihtiyarlar sağ kaldıkça, çocuklar ve torunlar, çoğunlukla, bir arada, koranta karaldısında yaşarlar ve çalışırlar. Ana ve babalarının sağlığında evlenmiş gençlerin bile aile topluluğundan ayrıldıkları seyrek olan bir iştir. Buna Tatarlarda kazan ayırma denir. Bu bir merasime bağlıdır. Hoş karşılanmayan bir olay sayılırdı. Bu tutum eski bir adettir, zorunluluğun ve düşünüşün icabıdır. Aile sevgisi, dayanışması, ekonomisi ve menfaati bunu gerektirmektedir. Çiftçeiler için tarlanın geniş ve bol olması, at ve hayvan sürülerinin yüzlerce sayıldığı çağlardan kalma bir gelenek ve alışkanlıktır. Bu zenginliği, varlığı idare etmek için kol ve kafa kuvvetine ihtiyaç olan devirlerinden kalma bir adettir.

Bu düşünce ve alışkanlık geleneği içinde olan ailelerden meydana gelen toplulukları, köylerde yaşayan yaşlı ve ihtiyar erkekleri içerek meclisler tarafından idare edilirdi. Meclisin üyeleri köyün namuslu, şerefli, doğru, akılıl, okumuş, tecrübeli ihtiyarlarından seçilir. Meclisin kararına hiç kimse itiraz edemezdi.

2. Saygı kuralları: Dobruca Türkleri yaşlılara, ihtiyarlara, kartlara karşı kadın veya erkek olsun, çok saygı gösterirler. Misafirlikte, toplantılarda, evinin en iyi yerine (törüne) köyün hocası, öğretmeni, bunların yanına misafirler, bunların yanlarına da yaş sırasına göre yaşlılar otururlar. Gençler yaşlı erkek ve kadınların ellerini öperler. Gençler, genellikle, yaşlı kişilerin yanında bağırıp çağıramazlar, yüksek sesle konuşmaz ve gülüşmezler, sigara ve içki içmezler. Toplantılarda arka sıralarda otururlar. Ayakta kalanlara kalkıp yerlerini verirler. Söz sırası gelmedikçe konuşmaz, konuştukları zaman ise yaşlılara karşı saygı ve nezaket göstererek konuşurlar.

Dobruca’daki Türk ve Tatarlar adet ve geleneklerine bağlıdırlar. Muhafazakar ve dindardırlar. Halk dilinde yaşatılan atasözleri bunlar arasında en kuvvetli vecizeler ve prensipler olarak saygı görür ve yaşatılır: Kartlar sözü, kitap sözü, derler. Doğruluğu, komşuluğu, ciddiliği sever ve takdir ederler. Çalışkan oldukları için tembelleri sevmezler.

Türk toplumu toplu halde kadın ve erkek bir arada eğlenmeyi, millî müzik ve oyunlarda neşelenmeyi severler. Akrabalar ve dostlar, kış mevsiminde, kendi aralarında ziyaretler tertip ederler. Kasım ayından Mart ayına kadar süren dört ay, kış mevsimi, çiftçi köylülerinin işsizlik, rahatlama, misafirlerleşme ve evlenme mevsimidir.

İlkbaharda tarlalar sürülür, tohumlanır; mısır, bostan ekimleri; toprağın çapalanarak yabanî otlardan temizlenmesi, koyunların kuzulaması, kırkılması, kısrakların kulunlaması, ineklerin buzağılaması gibi köy işleri başlar. Bu işlerden dolayı köylülerin hiç boş vakitleri yoktur. Ancak kış mevsiminde eğlence, toplantı, düğünler yaparlar. Dobruca Türklerinin bu güzel, iyi ahlâk ve saygı kurallarının bazıları hala daha muhafaza edilir. Millî vasıflarını ve karakterlerini korumak ve kurtarmak, bunun gibi geleneklerinin büsbütün yok olmadan korumak için en gerekli ve faydalı tedbirlerinin alınması gerek.

II. DİNÎ ADETLER

A- RAMAZAN BAYRAMI

Din, insan ve cemiyetin temel kavramlarından biridir. Tarihin her döneminde etkin bir güç olarak kendini göstermiştir. Her kültür ve medeniyetin (uygarlık) kendine mahsus bir din anlayışı ve tatbikatı olmuştur. Mesela, İslam dinini kabul eden Türk halkları için (X) din Allah tarafından konulan ve peygamberler vasıtasıyla akıl sahibi insanlara tebliğ edilen, onlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını gösteren bir müessese olarak tarif edilmiştir. İslam dinine inananların iki kutsal bayramları vardır: Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı.

1. Ramazan Bayramı adetleri: Küçük Bayram veya Şeker Bayramı olarak bilinen Ramazan kamerî ayların dokuzuncusudur. Müslümanlarca en mübarek sayılan aydır. Zira Kur’an-i Kerim bu ayda nazil olmaya başlamış ve her Müslümanın bu ayda oruç/oraza tutması emredilmiştir. Kelimenin kök anlamı hakkında çeşit görüşler vardır: çok sıcak olmak, çok ısıtmak, yakmak vb. Ramazan kelimesinin Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerinden olduğu ve “günahları yok edici” anlamına geldiği de rivayet edilmektedir.

Müslümanlarca mübarek sayılan Kadir Gecesi de bu aydadır. Oruç açmaya yemeye iftar; yatsı namazından sonra Ramazan boyunca kılınan 20 rekatlık namaza teravih denir. Gecenin sonuna doğru kalkıp yenilen yemeğe sahur/temeş denir. Bereket, rahmet ayı olan Ramazan İslam aleminde büyük ir saygı ile karşılanır. Eskiden beri Müslümanlar bu ayda ibadet ve inançlarını arttırırlar.

2. Dobruca Türk ve Tatarlarının halk edebiyatında Ramazan: Dobruca Türklerinin hayatında geniş bir yeri olan Ramazan ve bununla ilgili gelenek, inanç, günlük hayat, ibadet, folklor sahalarında zengin bir kültür birimine sabep olmuştur. Halk şairlerimizi, ozanlar, kedaylar bu ayı vesile bilerek birçok şiirler icat etmiştirler. Bunların en güzel örnekleri şunlardır: Şeremezan, Elvida, Sarı Eşkĭ/Keçi, Ey Şuwal, Teravi Cırı ve başkaları.

Şeremezan (Şehr-i Ramazan): Ramazan ayının 15. gecesine kadar, teravi namazından sonra, gece yarısında gençler, guruplar halinde, ev ev yürüyerek Şeremezan söylüyorlardı. Şeremezan söylemek Ramazan ayının doğduğunu haber eder ve müminleri dua yapmalarına teşvik ediyordu.

Şeremezan ayları tuwdı ferman

El köterĭp duwa kılmak canga derman.

Ol Muhammed Mustafa’ga bĭzden selam.

Ya, Muhammed, Medine’de ya, Şeremezan.

Elvida/Elveda: Ramazan ayının son haftalarında, iftardan sonra söylenirdi. 10-15 genç evleri dolaşır ve güzel bir sesle Elveda’yı okurlardı.

Konuk idin bize bir ay

Şimdi bizi terk ittin.

Zikir, tesbih hem teravi

Elveda: artık gittin.

Teravi, Temeş gibi şiirler de 1935-1950 yılları arasında Dobruca’da Tatarların yaşadığı köylerinde Ramazan ayı boyunca, daul, zurna eşliğinde, müminleri temeşe yani sahura uyandırmak için söylenirdi.

4. Ramazan Bayramı mani ve türküleri: Ramazan’ı şenlendiren diğer bir şiir türü de Ramazan türküleri ve manileridir. Dobruca Türklerinde bayramın ilk günlerinden başlayarak son günlerine kadar eskiden mani/mane ve türkü yırlamak adeti vardı. Söylenilen mani ve türküler içinde tarihî, siyasî, edebî gibi pekçok özelliğe açıklık getiren mısralar vardır. Eski gelenekleri, zevkleri, eğlenceleri anlatan Ramazan türküleri ve manileri Türk ve Tatar folklorcular tarafından derlenmiş ve ayrı eserler içinde yayımlanmıştır. (Ahmet Naci Ali Cafer, Mehmet Ali Ekrem, Enver ve Nedret Mahmut)

Ramazan manilerinden iki örnek:

Karadeniz boyunda

Kalaylarız kazanı

Ey kız, senin derdinden

Tutmadım Ramazan’ı



Geldi mah-ı Ramazanım

Şad oldu sevindi canım

Ramazan-ı şerefiniz

Mübarek olsun sultanım



Türkü

Ne uyursun, ne uyursun

Şu uykudan ne bulursun?

Al abdestin, kıl manazı

Cennet-Ala’yı bulursun.



İşte geldi Ramazan ayı

Hazırlayın maramayı

Alla kabul eder bu ay

Okunan her bir duayı.



Sadece Ramazan ayında okumak üzere Dobrucalılarda ilahiler de mevcuttur. Camilerde okuann ilahiler genelde ağır ve sanatkarane eserlerdir. Bunlarda bulunan hareketlilik ve canlılık özel bir unsurlar ile ele alınmıştır. İlk on beş gecede okunanlar Merhaba, daha sonra okunanlar ise Elveda nakaratını taşır.

A- KURBAN BAYRAMI ADETLERİ

Kurban Bayramı kutlamaları: Dinî bakımdan çok önemli olan ve türm Türk halkları tarafından kutlanılan ikinci bayram Kurban Bayramıdır. Büyük Bayram diye de bilinen ve kutlaması dört gün süren bu kutsal bayram da Dobrucalılar tarafından büyük bir saygı ile karşılanır.

Herkes bu bayramda dinin buyruğunu yerine getirmek için kurban keser ve yoksullara dağıtır. Kurban edilecek hayvanlar birkaç gün önce hazırlanır. Kurbanlar “ölüler” için ve “diriler” için olarak bayramın ilk günü, hoca dua ettikten sonra kesilir. Ölüler için kesilen kurbanın hepsi yoksullara, dul kadınlara, kimsesiz ailelere dağıtılır. Diriler için kesilen kurban ise ev sahibine kalır.

Mübarek bayramın ilk günü çocuklar ellerinde torbalarla ev ev gezerek bayramı kutlar ve ev sahiplerinin, yaşlıların ellerini öperler. Torbalarına meyve, para, şeker, ceviz, elma koyarlar.

Bayram günleri ölüler ziyaret edilir, para, yiyecek dağıtılır, sonra bayramlaşmak veya bayram kutlumak için akrabalar, dostlar, birbirlerini ziyaret eder, eğlenir, neşeli sevinçli bir ortam içinde bayramı tebrik ederler.

Dobrucalı Türk ve Tatarların adetlerine göre, bu iki bayram için her aile özel yemekler hazırlar, çocuklar için yeni elbiseler satın alınır; şeker, kahve, meyve gibi tatlılar da her bir ailenin evinde bol bol bulunur.



III- DİNî OLMAYAN (LAİK) ADETLER



1. Nevruz/Nawrez: Farsça nev “yeni” ve ruz “gün” kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Yeni yıl demektir. Eksi İran takvimine göre “yılbaşı” baharın başlangıcı olup aynı zamanda bayramdır. Nevruz/Nawrez Mart ayının 21. gününe tesadüf eder. Bu gün gece ile gündüz eşit olur.

Türk topluluklarında, bu sırada Dobruca Türk ve Tatarlarında, bu bayramla ilgili olarak çeşitli gelenekler meydana gelmiş ve bunların bir kısmı halen yaşamaktadır.

Kıştan kurtulma ve bahara kavuşma günü olarak karşılanan nevruz, Dobrucalılar arasında da çok eskiden beri bazı merasim ve adetlerle kutlanan günlerden biridir. Eskiden, nevruz günü yaklaşırken hazırlık yapılır, evler temizlenir, yeni elbiseler alınır ve en önemlisi kırlara çıkılırdı. Kırlara çıkma adeti bugün aynı şekilde devvam ettiğini görüyoruz. Dobrucalıların en çok çıktıkları yerler Asanşı, Nurbat ormanlarıdır. Cemaat yiyecek, içecek getirir, çalgıcılar toplanır, çocuklar çeşitli oyunlarla nevruzu neşe, eğlence dolu bir bayram günü gibi kutlarlar.

İran ve Türk edebiyatında çok önem verilen nevruz gününün doğşu hakkında birçok rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlere göre:

- Hz. Nuh’un tufandan sonra gemiden inip yere bastığı gün nevruzdur.

- Hz. Yusuf’un atıldığı kuyudan çıkarıldığı gün;

- Hz. Musa Kızıl Deniz’den nevruz günü geçmiş;

- Bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus, bu gün karaya bırakılmış.

Türklerin bir rivayetine göre onlar Ergenekon dağlarından bu gün çıkmışlar ve bunu bayram olarak karşılarlar.



Sözlük:

tesadüf: rastlantı, rast geliş

merasim: tören

rivayet: söylenti

tufan: şiddetli yağmur

kara: yeryüzünün denizle örtülü olmayan bölümü; toprak
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 29.10.2006, 11:33   #3
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

13. DERS



2. Dobrucalıların halk edebiyatında Nevruz: Dobrucalıların eski halk edebiyatında mevsimleri, bayramları, toplum hayatında önem verilen günleri şiirlerle karşılandığı, dörtlüklere, türkülere, beyitlere bunların konu edildiği görülür.

Nevruz’da baharın gelişi münasebeti ile söylenen şiirlere Nevruziye denirdi. Dobrucalılarda mevcut olan nevruz türküleri genellikle, tebrik maksadını taşırlar.

Tatarlarda ilkbaharı müjdeleyen çiçeğinin adı akbardak olsa bile, onlar da Türkler gibi nevruz çiçeğine nawrez derler. Adetlerimize göre, bu münasebetle, üç gün boyu çocuklar, gençler ellerine nevruz çiçeği –nawrez- ve yeşil dallar alarak, ev ev dolaşarak nevruz türküleri/cırları söylerlerdi. Bol hediyeler ve para toplayarak, bunları hayrat için kullanırlardı.

Nevruz türküsünün birkaç şekli halen halk arasıda yaygın olduğunu görmek mümkündür. Burada pek yaygın olan bir dörtlüğünü Türkçe, başka bir şeklini de Tatarca sunuyoruz:





Nevruz Türküsü



Bismillahi vessafa

Fahri alem Mustafa

Ümmetine kıl vera

Haza nevruzum mübarek



Nawrez Cırı



Nawrez keldĭ körĭñĭz

Körĭmlĭgĭn berĭñĭz

Cennet bolsın cerĭñĭz

Aza, nawrezĭm mübarek


Nakarat gibi tekrarlanan dizi Türk ve Tatarlarda ayni olduğunu fark etmek mümkündür.
4. Hıdırellez/Kıdırlez adetleri: Dobruca Türk-Tatarlarında Hıdırellez/Kıdırlez veya Tepreş adını taşıyan gelenek 6 Mayıs gününde uygulanan sayılı günlerden biridir. Takvimî bilgilerde bu güne Ruzî Hızır denir ve yaz mevsiminin başlangıcı sayılır. Eskiden mevsimler yaz ve kış olarak iki dönemli olduğu bilinirdi. Yaz, 6 Mayıs ile 7 Kasım tarihleri arasında 186 gün, kış ise 8 Kasım ile 5 Mayıs arasında kalan 179 gün sürer.

Hızır kelimesi sözlükte yeşillik, çayır, çimen, yeni yetişen fidan manalarına gelir. Bu sebeple Hızır, yani Hıdırlez/Kıdırlez yeşillik günü demektir.

Hıdırlez çok eskiden gelen bir gelenektir. Günümüzde de canlılığını koruyan bu adete göre bu günde Hızır Peygamber ile İlyas Peygamber buluşur ve onların bastıkları yerlerde yeşillik hasıl olur. Bu buluşma baharın başlangıcını oluşturduğundan bir bayram olarak ele alınmıştır.

Dobrucalılar bu günde önce ölüleri ziyaret eder, yoksullara para dağıtılır, dua okutulur, sonra Nurbat veya başka yerde bulunan kırlara ve ormanlara çıkıp, yiyip eğlenir ve keyiflenirler. Bir gün önce kadınlar Tatarlara has olan kalakay, köbete, cantık hazırlar ve bunlar dost ve akrabalarla birlikte yiyilir. Neşeli ve hoşça vakit geçirilen bir bayram günüdür.

3. Sabantoy/Saban düğünü adeti: Sabantoy, Ey Şuwal, Cawın Cırı/Yağmur Türküsü gibi eski, geçmiş yıllarda toplum tarafından uygulanan gelenekler ve geçmiş adetler hakkında bilgileri bugün halk edebiyatımızda mevcut olan türküler, cırlar, maniler iletmiştir.

Sabantoy/Saban Düğünü geleneğini iki kıtadan oluşan bir türkü hatırlatır. Türkü hepimize bu günü selamlar. Tarlayı ekilir duruma getirmek için yapılan işlere bağlı olan saban düğünü kıvanç ve hizmet, çalışma gününü temsil eder. Düğün ise türkü, mani söyleyerek zevk ve şenlik içinde geçer.

Ambarlar tarlalardan toplanan ekinlerle doldurulduktan sonra, kır işleri sona ermiş ve köylüler memnunluk içinde yaşadığı mübarek günleri tören yaparak kutlamışlar. Dobruca Tatarlarında Ey Şuwal/Hey Kapşık adeti işte bu günlerde var olmuş. Eskiden bu geleneğin Dobruca’da nasıl uygulanırdı: birkaç delikanlı ev ev gezerek Ey Şuwal türküsünü yırlarmış. Bir genç başına bir şuwal/kapşık giyer, toprak üstüne yuvarlanır ve türlü türlü hareketler yaparak kişileri güldürür, eğlendirir, hoş ve güzel saatler yaşanırdı.

Evcil hayvanlar bakma ve yetiştirme işi ile ilgili olan bu adeti Sarı Eşkĭ/Sarı Keçi ve Sıyıldamay yırları hatırlatır. Bu türküler bahar aylarında, hayvanlar yavruladıkları haftalarda erkek çocuklar tarafından söylenirmiş. Ramazan aylarına rastlayan yıllarda Şeremezan, Elvida ile birlikte bu iki türkü de yırlanırmış.

5. Yağmur duası ve geleneği: Kuraklık zamanlarında yağmur yağması için halkın topluca Tanrı’ya yalvarması geleneği de Dobruca Türklerinde önemli adetlerden birini oluşturur. Yağışsız geçen yaz aylarında, cemaat, okul çocukları ve gençler yağmur duasına çıkarlardı. Dua, ekseriyetle mezarlıkta, kırda veya da cami avlusunda uygulanırdı. Başka dinî adetlerimizde olduğu gibi, yağmur duasında okunan dualar Arapça söylenirdi. Mesela, bütün cemaatin hep bir ağızdan, ilahi şeklinde söylemiş olduğu bir duanın girişi, bir mukaddime şeklini alır ve:

Mevlaye salli ve sellim dahi men ebeda,

Alâ habibike hayril halki küllihimi...

Hocalar ellerini kaldırarak dua okudukları zaman, çocuklar avuçlarını, her duada olduğu gibi, yukarı doğru açmaz, tam tersine, ayarı yumulmuş elleri yere, toprağa doğru tutarlar. Bunun manası da yağmurun yere yağmasını belirten dileklerini ifade etmiş olurdu.

Bu duadan sonra herkes evden getirdikleri içecek ve yiyecekleri bir yere toplar ve sofrayı birlikte yaparlardı. Sofra duası da okunduktan sonra herkes memnun bir tavır alır ve evlerine dönerlerdi.

Dobruca’nın bazı köylerinde yağmur duasının başka bir şekline rast geliriz. Sütkadım diye bilinen bu adet ekseriyetle 10-12 yaşlarında erkek çocuklar tarafından uygulanır. Çocuklar, akşama yakın saatlerde, türlü renkte el işlemeleriyle süslenmiş bir ağaç dalını ellerine alarak, ev ev gezerek Sütkadım türküsünü söylerler. Yır bittikten sonra ev sahibi çocukların üzerine su atar ve para, meyve hediye ederlerdi.

Eski çağların gelenek, örf ve adetleri ölçüsüz derecede güzel, çekici, alımlı ve güçlü nitelikler taşıdığını görmekteyiz. Halkımız tarafından yaratılan ve ona özgü düşünce ve gelişme süreci içinde var olan ve uygulanan tüm bu adetleri korumak ve onların bütünlüğünü sağlamak gerekmektedir.

VI- DOĞUMLA İLGİLİ ADETLER

1. Doğum öncesi adet ve gelenekleri: Dobrucalı Türklerin doğumla ilgili töre ve adetleri diğer Türk halklarının adetleriyle aynı veya çok az farklıdır. Bir kadın evlendikten sonra anne olacağını duyunca büyük bir merak ve telaş içinde yaşar. Doğacak bebek için o anne ve yakın akrabalarıyla birlikte elbiseler hazırlamaya başlar. Her türlü iç giyim eşyası, elbise, libas, hafif ve türlü biçimlerde terlik, çeşitli ipliklerden örülü çorap, başı korumak için ince kumaştan ve çoğunlukla yarı yuvarlak biçimde hazırlanan takke ve yeni doğan bebekler için gerekli olan tüm eşya hazırlanır. Elbiseler genellikle, beyaz ve kırmızı olur. Kızlar için kırmızı, erkek çocuklar için mavi renk seçilir.

Günümüzde en önemlisi çocuk için ad bulmaktır. Anne, baba, akrabalar birkaç ad teklif ederler, ancak beğenileni seçilir. Bazen çok yakın akrabaların adlarının taşınması da uygun görülür.

Eskiden, kadın evde doğum yapardı. Ona ebe veya ebenay yardım ederdi. Günümüzde annler yavrularını hastanede doğuruyor. Eve gelince çocuk hemen bir komşuya veya akrabaya götürülür. Sanki onu satın almış gibi bu akrabaya çocuğun annesi para verir. Sonra kendi evine gelir. Bu çok eski bir gelenektir.

Hamile kadın doğuma yakın bir zamana kadar çalışır, ancak ağır işler yapmaz. Doğum sancıları başlar başlamaz aile üyeleri sevinir ve heyecanla çocuğun doğmasını bekler.

2. Doğum sonrası adetler: Bir kadın doğum yaptıktan sonra 40 gün evden çıkmaz. Loğusa olarak evde kaldığı zaman o kırk gün, her akşam, bebeğini yıkar. Bu yıkamada sabun, şampuan gibi malzemeler kullanılmaz. Sadece yumurta, zut ve ılık su ile yıkanır. Ömrü uzun, zengin ve şanslı olması için ilk yıkanma suyuna altın, para, yün ve yumurta kabuğu konur. Bunların anlamları şunlardır: Yumurta kabuğu gibi mikroplara karşı dayanıklı olma dileği; altın ve para ise zenginlik ve şanslı olma anlamına gelir; yün ise uzun ömür, yaşama dileğini arzeder.

Kırk gün sona erdiği zaman, anne kırk günlük çocuğu ve iki yaşlı kadınla (kaynana, anne veya akraba) kırklama denen işleme başlarlar. Yani anneyi yıkarlar. Yıkayanlara hediye olarak çember, başörtüsü veya maraba verilir. Kırklama tamam olduğunda anne ilk kez çocuğunu gezmeye çıkarır. En uzak mesafede bulunan bir akrabanın evine gider. Akrabalar en küçük konuklarını hediyelerle bekler.

Dobruca Türk ve Tatarlarında doğumla ilgili ad takma, loksa cıyın/loğusa şenliği ve tĭş müsĭr/diş misir gelenekleri mevcuttur.

3. Doğum sonrası adetler: Doğum yapan kadın ve bebeği kötü ruhlardan korumak maksadıyla halk tarafından bazı inanç ve ırımlar yaratılmıştır. Bunların şeytan, peri, albastı, al karısı gibi ruhlarla ilişikileri vardır.

Albastı: Halk inançlarına göre, bu varlık yeni doğan bebeği ve anneyi öldürürmüş. Bu nedenle onlar evde tek başlarına bırakılmamalıdır. Albastılar yalnız Kur’an’dan korkarlarmış.

Peri: Doğaüstü güçleri olduğuna inanılan ve dişi bir varlık olan periler, Türk folklorunda iyiliği temsil eder. Dobruca Türklerinde ise kötülük yapan varlık olarak geçer. Bu inanca göre, periler loğusanın yanına sadece gece gelir ve evde tek başına kalan ane ve bebeğe musallat olur. Yine, başka bir inanca göre periler loğusa kadınların omuzlarına konar ve bunlara sonsuz ve çeşitli işkenceler yaparmış. Anneyi istediği yerlere götürür. Anne ise onlara karşı hiçbir şey yapamaz veya karşı koymaya gücü yetmez. Bu işkence ancak odaya veya annenin yanına elinde Kur’an olan biri girerse, o zaman bitermiş. Eğer de hiçbir kimse gelmezse, işkence sabaha kadar devam eder ve kadın sağ bırakılırmış. Periler sadece yeni doğan çocuğu kaçırır ve sonradan ciğerlerini söküp öldürürmüş.

Al karısı da loğusalara musallat olan ve onları boğduğu sanılan bir yaratıktır. Ancak kötülük saçan bu ruhlara karşı halk çeşit çeşit önlemler almıştır. Bunların etrafında şu inançlar söylenir: Nogay Türkleri perileri aldatmak için çocuklara gizli bir ad koyarlarmış. Sahte adı yüksek sesle söyler ve periler aldanırmış. Diğer bir inanca göre erkek çocuklarının saçları uzun bırakılır ve kız elbisesi giydirilirmiş. Kızlara ise erkek muamelesi yapılır ve böylece bebekler kötü ruhlardan korunurmuş.

V- DÜĞÜNLE İLGİLİ ADETLER

Düğün/Toy öncesi adetler: Dobruca Türklerinde evlenme dolayısıyla yapılan töre ve eğlenceler sevinçli ve telaşlı bir kalabalık içinde geçer. Aile kurma etrafında doğan adet, gelenek ve merasimler tüm bu eğlence, sevinç ve töreleri yansıtır. Evlenmelerde, kız anaları, gelinlik çağına yaklaşan kızına, eş olarak, yakışıklı damadı bekler. Oğlan anaları da oğluna güzel, çalışkan bir kızı arar. Evlenmelerde erkeğin ve kızın fikrine bakılır.

Kız seçimi; kız isteme; nişan töreni gibi gelenkler düğün/toy öncesi uygulanan en eski ve değerli vasıfları taşırlar.

1. Kız Seçimi: Evlenme yaşına gelen kız ve erkekler, düşüncelerini, aracıların yardımıyla ailelerine bildirirler. Aile, yani ana, baba ve yakın akrabalar, oğullarına hayat arkadaşı olabilecek kızı araştırırlar. Kız evi de delikanlı hakkında gizli araştırmalar yapar.

Adet üzerine kız ve erkeğin seçiminde soy ve sülalenin araştırılmasına özen gösterilir. Yedinci kuşağa kadar inen akrabalar arasıda evlilik yasaktır. İki gencin evlenmelerini yakın akrabalarla görüşüldükten sonra, kesin bir karar alınır. Beğenilen kızı istemek için işe başlanır.

2. Kız İsteme: Söz kesme, söz bir Allah bir gibi adlarla bilinen bu adet kızın seçiminden sonra başlar. Bu işi kadınlar hem erkekler yapar. Delikanlının tarafından yakın akrabalarından bir-iki dünürcü/cawşı, kızı istemek için onun evine gelirler. Kısa bir sohbetten sonra: “Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızınızı oğlunuza münasip bulduk, siz ne dersiniz?...” denerek kız istenir. Aynı zamanda gencin hüner ve başka nitelikleri sıralanır. Daha sonra erkekler bir yerde toplanarak gelin için başlık parası ve süt hakkı isterler. Tüm bu adetler uygulandıktan sonra genç evinin uygun bulduğu bir günde nişan günü de ayarlanırdı.

Demek, söz kesiminden sonra nişan töreni/nışan toy hazırlıkları yapılır. Söz kesilmede yani söz bir Allah bir’in belirtisi olan küçük hediyer verilir, sonra sofraya buyur edilirler. Kız tarafından olumlu veya olumsuz cevabı getirecek dünürcüleri delikanlının ailesi büyük bir sabırsızlıkla bekler. Hatta onları kapıda biri gözetler. Geldiklerini görünce haber eder ve bu müjde için bahşiş alır.

Kız isteme/dünürcülük/cawşılık geleneği eskiden Tatarca yazılmış olan tiyatro eserlerine konu olmuştur. Mesela, Necip Hacı Fazıl Cawşılık/Dünürcülük adlı sahne oyununu 1931 yılında yazmış ve bu adetin tüm güzel yönlerini tasvir etmiştir.

3. Nişan töreni: Nişan töreni veya düğünü için hem kız, hem de gencin evinde hazırlıklar başlar. Bu törene katılanların sayısı büyüktür. Akrabalar, komşular, kız tarafından gelen misafirler ve yakınları katılır. Nişan töreni kızın ve delikanlının evinde yapılır. Delikanlının ailesi kıza, ana babası ve yakın akrabalarına bir bokça ile satuw/satış hediyeleri gönderir. Kız için hazırlanan hediyeler içinde gelinlik, iç çamaşırı, dış giysileri, ayakkabı, pabuç, takılar bulunur. Kızın annesi bokçadaki hediyeleri komşularına, akrabalarına gösterir. Sonra o da güveye, baba ve annesine, akrabalarına birkaç hediye gönderir. Güvey ve gelinin yakınlarına verilecek armağanlarının üzerine bunların adları yazılır.

Sofraya oturulur. Mevlid ve Kur’an’dan dualar okunur. Hocanın gelmesi şarttır. Eskiden kızın evinde cantık adlı bir hamur aşı hazırlanırdı. Bunlar gelen misafirlere ikram edilirdi.

Düğüne iki üç hafta kala resmi nikah yapılır. Bu törene katılanlara tatlı ikram edilir. Bu nikahtan sonra gençler evli olarak geçerler.

Eski yıllarda, nişan ile düğün arasına kurban bayramı rast geldiği zaman, gelinin evine kurbanlık güzel, renkli ipliklerle süslenmiş bir koç hediye edilirdi. Eğer de nişan ile düğün arasında bir zamazan bayramı kutlanırsa, o zaman kız marama, çember, etek, gömlek, çorap , ayakkabı, kahve ve başka şeyler kabul ederdi. Kızın ailesi de güveye iç çamaşırı, gömlek, ayakkabı, mendil gönderirdi.
V. DÜĞÜNLE İLGİLİ ADETELR

Düğün günü adetleri: Tatarlar düğüne toy derler. Toy, toymak-doymak fiilinden yapılmış bir isimdir. Çünkü, adet olarak, düğünlerde çok yemek hazırlanır, yedirilir ve herkes çağırılır. Köylerde, yapılan düğünlerde bütün köy cemaati sofraya buyur edilir ve doyurulur. Düğünü hayırlamaya gelenler de bahşiş getirirler. Düğün dört gün devam eder. Çoğunlukla Perşembe günü başlar, Pazar günü gelinin damadın evine gelmesi ve o akşam gelinin gerdeğe girmesi ile biter. Yahut Pazartesi başlar, Perşembe günü biterdi.

Düğünlerde mutlaka çalgı bulunur. Davul zurna hiç eksilmez. Toy hem delikanlı, hem de kız tarafından yapılır.

Düğün eskiden şöyle ilan edilirdi: Düğün arefesinde, akşam üstü, güneş batmadan önce bir çocuk iyi bir ata biner, dört nala koşturur ve delikanlının babasının adını söyleyerek: “... akaynıñ üyĭne bo akşam köbete pĭşĭrmege”, diyerek çağırırdı. Akraba, dost ve komşu kızları düğünü olan kızın evine toplanırlar ve tandırda köbete pişirirler. Köbete parçalanarak konuklara dağıtılır.

Ertesi sabah çalgı takımının düğün hayırlı olsun türküsü ile toy başlar. Akrabalar, komşular düğüne bahşiş ile gelirler. Gelen herbir tebrikçi özel bir hava ile karşılanır. Düğünün ilk günü bütün akrabalar, ikinci günü köy cemaatine, üçüncü günü dışardan gelen konuklara büyük ziyafetler verilir. Düğünün dördüncü günü üyken toy yani büyük düğündür. Bu gün gelin gelir.

1. Gelin getirme adetleri: Damadın evine gelini getirmek için kızın anası, yengeleri veya en yakın akrabaları olan kadınlar gider. Bunlara kudagi denir. Gelin ve kadınlarının çevrelerinde en yakın akraba ve dostlar bulunur. Bunlara da kuda denir. Kuda ve kudalar erkek tarafının en saygılı misafirleri olarak karşılanır ve ağırlanır. Gelin, üstü kapalı bir arabayla getirilir. Bu arabaya Mögedek arabası adı verilir.

En iyi ata binmiş iki delikanlı arabanın peşinden hiç ayrılmaz. Düğün kafilesi yol boyunca şu sırayla yürür: en önde birkaç araba kuda, arkalarında birkaç araba kudagi ve en arkada mögedek araba içinde gelin gelir. Kudagilar arabasında gelinin anası da bulunur. O en çok saygı görür ve baş misafir olarak ağırlanır.

Damadın köyüne üç-dört kilometre mesafede, bir berada, gelin alayını damat tarafından gelen delikanlılar karşılar. Bazen bunların arasında güvey/kiyew de bulunur. Kiyew, gelinin arabasını üç kez dolandıktan sonra, atını gelinin kendi eliyle işlediği tokuzu takar ve köyüne döner. Tokuz: gömlek, don, çevre, şal, şerbentı, cayma, çorap, uçkur ve keseden oluşan bir bütündür.

Gelini karşılayanların hepsine ve akrabalık derecelerine göre, gömlek, şal, şerbentı, çevre, mendil gibi bahşişler verilir. Bu hediyeler atların kulaklarına bağlanır. Toy aldı gelenekleri bittikten sonra düğün alayı, yürümeye başlar ve gelin arabası köye girdiği zaman gelinin kalacağı evinin kapısına kadar gider ve burada başka bir gelenek başlar.

2. Gelin indirme geleneği: Gelin arabasını süren arabacının yanında, gelinin erkek kardeşi veya en yakın akrabası olan bir çocuk boynuana kap içinde bulunan bir Kur’an-i Kerim takıp gelmiştir. Ona bir bahşiş verildikten sonra, arabadan indirilir. Kur’an getiren çocuk indirildikten sonra, yaşlı bir kadın bir tas dolusu kuru yemişi, bir avuç ufak parayı, yağda kızartılmış ufak lokmalarla birlikte gelinin mögedekli arabasının üstünden önce arkaya, sonra sağa ve sola birer avuç dolusu saçar. Çocuklar bu saçılanları kapışırlar. Bundan sonra diğer ihtiyar bir kadın, diri beyaz bir tavuğu, başını bir kanadının altına sokarak, gelinin başından üç kere dolandırır. Buna kakma denir. Bu adetle o gelinin etrafında bulunan kötü ruhları, cin ve perileri kovmuştur.

Bu merasimlerden sonra, mögedek arabasının önünden evinin kapısına kadar örtü tutularak kapatılır. Gelinin ağası veya erkek kardeşi veya en aykın erkek akrabası gelini kucağına alarak arabadan indirir. Götürüp içerde bir köşeye kurulmuş olan gerdeğin arkasına bırakır. Bu olaylar devan ederken halk arabanın etrafına toplanmıştır. Çalgıcılar çağırtı havası çalmaktadır. Fakat gelini kimse görmez. Gelinin eve girmesine kelĭn tüştĭ/gelin indi denir.

Gelin düştükten sonra, çeşit türlü oyunlar yapılır. Gençler tarafından en çok beğenilen güreştir. Güreş havası çalmaya başlayınca güreş de başlar. Güreşi kazanan delikanlı türlü bahşişler kazanır. Bu bahşişlerden en değerlisi de cülde adını taşır. Bahşişler bir uzun sırığın ucuna bağlanır. Güreşi kazanan delikanlı da güreş cüldesini arabaya diker ve köyü dolaşır.

Düğünlerde at yarışı da yapılırdı. Yarışı kazananlara büyük, değerli hediyeler verilirdi.

3. Düğünün son akşamı adetleri: Düğünün son akşamı gelmiş. Damat bir odanın köşesinde oturtulur. Etrafında akrabaları, dostları ve köy delikanlıları toplanır. Damat ortaya konulan bir iskemleye oturur ve tıraş olmaya başlar. Çalgıcılar tıraş havası söyler. Tıraş bittikten sonra damat, yine çalgı veya ilahi eşliğinde baştan ayağa kadar yeni elbise giyinir. Yeni elbiseleri giydikten sonra eski köşesine oturur.

Bundan sonra kiyew konışması/damadın konuşması denen büyük bir oturum başlar. Bu geleneğe göre toplantıda bulunanlar kartağasından izin alır ve çeşit türlü teklifte bulunurlar. Konuşmalar bir kurala bağlanır ve meclisteki bütün insanlar kartağasını dinlemeye mecburdur.

Büyük bir disiplin içinde geçen bu çok eski gelenek, gençler ve delikanlılar tarafından yaşlılara gereken saygıyı göstermek; izin almadan konuşmamak; doğru hareketlerde bulunmak; yalan söylememek gibi ahlakî kurallara uymakla ilişkilidir.

Son gecenin sabahına karşı kartağası, damadı büyük misafir dediği geline götürülüp teslim edilmmesini emreder. Bu arada herkes ve çalgı susar. Ortalığı derin bir sessizlik kaplar. Sonra damat gerdeğin bulunduğu odaya girer. Güneş doğarken yine kartağası düğünün bittiğini ilan eder. Delikanlılar yarı keyifli bir halde dağılırken çalgı “Ey gaziler yol göründü” şarkısını söylerler.

Gelin Evi: Dobruca Türklerinin adetlerine göre, ev süsleme eşyaları, yani duvara asılan kilim ve halılar, ipek şallar, şerbenti, marama, tokuzlar, kıpalplarla işlenmiş türlü renkli keseler; yuvarlak, dört köşe veya uzun minder ve yastıklar; döşek, yorgan ve çarşaflar, hepsi gelin tarafından getirilirdi. Bu ev cihazlarıyla süslenmiş odalar, iki veya üç, bir çiçek bahçesine, bir eşya sergisine benzerdi.

Boş odaları doldurmak için gereken mobilya eşyalarını, yani kanepe, yatak, büfe, koltuk, masa, mutfak eşyası, buzdolabı, çamaşır makinesi ve başkalarını delikanlı tarafının hazırlanması gerekirdi.

Gelinin güzel güzel gergef, tezgah elişleri, damadın hazırladığı modern mobilyalar ile süslenen ev gençlerin gelecekte birlikte hayat sürdürecekleri masaldaki bir sarayı hatırlatırdı.

Şu geleneği de unutmamız gerekiyor. Yeni evlenmiş gelinlerin evleri bütün süsleri ve iç dekorasyon ile altı ay kalmak zorunluğuna ve misafirleri bu odada kabul etmek görevindedirler. Gelini ziyaret eden akraba ve dostlara gelinde bol miktada bulunan bu eşyaları, akrabalık ve dostluk derecesine göre, bir çevre, şelbenti, şal veya tokuz hediye edilirdi. Gelin bu altı aylık süre içinde en iyi ve süslü giysilerini giyer ve konukları böyle karşılar.

Ziyaret eden kadınlar ise süslenmiş odaları dikkat ile gözetledikten sonra, geline övgü yağdırır, onun yeni evinde mutlu yaşamasını dilerler.

YEMEKLER

Dobruca’da ve Romanya’nın diğer bölgelerinde yaşayan Türk ve Tatarların kendilerine has yemekleri vardır. Bu yemeklerin temelini et, un, yağ ve yoğurt teşkil eder. Son zamanlarda köylüler sebze yetiştirdikleri için sebzeli yemeklerin de türlüsünü yapar ve yerler. Mesela kabak, biber, patlıcak, patates, ıspanak yemekleri yapılır; ızgara, köfte, kapama, musakka, pilav ve çeşitli sarmalar da sofralardan hiç eksilmez.

Türk ve Tatarlar, bazı özel günlerde bol bol yemekler ve sofralar hazırlarlar. Yaş günleri kutlandığı zaman, diş veya sünnet düğünlerinde, evlenme törenlerinde, Ramazan ayında, iftar ve sahur (temeş)’da, bayramlarda ve çeşitli vesilelerle okutulan dua ve mevlidlerde yemekler hazırlanır. Genellikle, ölüler için okutulan mevlidlerde şerbetin yanında yemek sıralarında helva da ikram edilir.

Bu özel günler için hazırlanan yemekler arasında çorba/toy şorbası, sofranın başlangıç yemeğin oluşturur. Sonra kuru fasulye/bakla ile fırında pişirilen koyun ve dana eti veya kapama, sarmalar, pilav (kuskus veya pirinç), hoşaf, tatlılar (baklava, saraylı, minune, pasta), kahve, sigara ikram edilir.

Eski geleneklerimizi hatırlatan cıyın, talaka gibi delikanlı ve kızların eğlence toplantılarında, Tatar ve Nogaylar köbete, cantık, kĭrde, sarburma gibi hamur aşları hazırlar ve herkes bunları büyük bir iştahla yerdi.

Undan, etten, yağdan yapılan ve sonunda yoğurt, hoşaf veya karpuz ile yiyilen en önemli ve sevilen Tatarların hamur aşı da şiyberek/çiğbörektir. Yabancıların da hoşuna giden çiğbörek gerçekten besleyici ve lezzetlidir.

Dobruca’daki Türkler misafirlerine çeşitli yemekler hazırlar. Bazen bunların çeşidi 15-16’yı bulur.

VI- ÖLÜMLE İLGİL ADETLER

1. Cenaze merasimi ile ilgili adet ve gelenekler: Dobrucalılar eski geleneklerine bağlıdırlar. Gelenek, adet ve görenekler bizi beşiğimizde karşılar, mezarımızda bırakır. hayatın önemli dönemlerinden doğum ve evlenmede olduğu gibi, ölüm çevresinde de birçok inanma, adet, töre, tören, ayin, kalıp davranış oluşmuştur.

Ölüm çevresinde oluşmuş ve ölüyle toplum üyelerini ilgilendiren bu adetler ve inanmalar/inançlar ölüm öncesi, ölüm sırası ve ölüm sonrası olmak üzere üç grupta toplanmıştır.

Dobrucalıların halk inanmalarında ölümü önceden haber veren belirtiler arasında hayvarlarla ilgili olanlar büyük bir yer kapsar. Sonra ev, eşya ve yiyecekle ilgili birtakım inanmaların temelinde de ölüm korkusu yatmaktadır. Ay, güneş tutulması, yıldız kayması, gök gürlemesi gibi olaylar da halkın inançlarında çoğu zaman ölümle yorumlanır.

Ölüm olduğu zaman yakınları ağlar. Komşular da ölü evinde toplanarak, ölünün yakınlarının acılarına ortak olurlar. Son cenaze hazırlıkları yapmaya destekçi olurlar.

Ölümden hemen sonra yapılan işlemlerin en çok görünenleri şunlardır: ölünün gözleri kapatılır, çenesi bağlanır, başı kıble yönüne çevrilir, ayakları yanyana getirilir, üzerindekiler çıkartılır, ölünün karnına bıçak veya demir eşya konur. Son olarak ölünün odası temizlenir ve onun başucunda Kur’an okunur. Gömmek için gereken adetler de uygulanır. Bunlar: yıkama, defnetme ve cenaze namazıdır.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 29.10.2006, 11:33   #4
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

2. Ölüm sonrası adetleri: İslam dinine göre, cenaze namazı kılınır. Cenaze namazı kılındıktan sonra tabut cemaat tarafından mezarlığa götürülür. O genellikle tabutsuz olarak mezara gömülür. Ölünün kimliği ve cinsi mezar taşlarına yazılır.

Ölümden sonra en önem verilen ve dikkat edilen bir gelenek yas tutmaktır. Yas, birinin kaybıyla duyulan acı ve üzüntüyü ifade eder. Genellikle, yas kırk gün tutulur. Ölünün yakınları ve akrabaları başlarına başörtüsü bağlarlar. Yas tutma amacı ise acı çeken kişiyi belirli bir süre yeni duruma alıştırma, acısını azaltma ve yavaş yavş bu durumdan çıkmasına yöneliktir.

Cenaze kaldırıldıktan sonra diğer bir gelenek ölü yemeğidir. Bu ölümle ilgili adet ve inanmaların önemli bir bölümünü oluşturur. Mezarlıktan dönmüş kişilere, ölüme katılanlara, uzak yerlerden gelenlere yemek verilir. Bunlar ulkım (lokma), elwa (helva), şerbet veya yemek de olabilir. Ölünün yemekle törenle ve yemekle anıldığı belirli günler ölünün kırkıncı, elliikinci günü ve yıldönümüdür. Seyrek olarak üçüncü ve yedinci günler de ölü için Mevlit ve Kur’an okutularak, yemek yedirilir.

Mezar taşlarının da ayrı bir tarihi vardır. Yaşlıların taşlarında kişilikler, gençlerin de dünyaya doymadığının özlemi vardır. Kimisi ecelinden, kimisi umulmadık bir olaydan göçüp gitmiştir. Bu mezar taşlarını okuyanlara gözyaşı, derin bir düşünce uyandırır. Taşlarda dilekler, istekler de vardır. Demek ki, mezar taşları tarih yaprakları, geçmişten gelen bir edebiyat sayfalarıdır. Tarihin unutulmuş sayfaları bile vardır bu mezar taşlarında.

HAZIRLAYANLAR:

NEDRET MAHMUT – ENVER MAHMUT – ERVİN İBRAM
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 29.10.2006, 11:37   #5
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы



Önemli yerleşim birimleri

Romanya kısmında
Boğazköy
Köstence
Mecidiye
Mankalya
Tulça
Babadağ

Bulgaristan kısmında
Hacıoğlu Pazarcık
Silistre
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 29.10.2006, 11:40   #6
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

soyleyin bakalim turancilar kac kisi biliyordu dobrucayi , en azindan kac kisi duymustu??

AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 29.10.2006, 15:10   #7
Altar
Beg
 
Аватар для Altar
 
Регистрация: 12.09.2006
Адрес: Istanbul/Turan
Сообщений: 458
Сказал(а) спасибо: 0
Поблагодарили 0 раз(а) в 0 сообщениях
Altar на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Цитата:
Сообщение от AlperenKirim
soyleyin bakalim turancilar kac kisi biliyordu dobrucayi , en azindan kac kisi duymustu??


Dobruca Bursa'da bir ilcenin adı herhalde bir baglantı vardır bilgi icin tesekkurler((:
__________________
"Ey Turk!!!Titre ve kendine geri don!!!"
Altar вне форума   Ответить с цитированием
Старый 30.10.2006, 16:29   #8
tatar1301
Ulan
 
Аватар для tatar1301
 
Регистрация: 21.04.2006
Сообщений: 15
Сказал(а) спасибо: 0
Поблагодарили 0 раз(а) в 0 сообщениях
tatar1301 на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Хорошо

ben biliyodum.insan soydaslarının yasadıgı yeri bilmez mi ???:D
tatar1301 вне форума   Ответить с цитированием
Старый 04.11.2006, 16:17   #9
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Цитата:
Сообщение от tatar1301
ben biliyodum.insan soydaslarının yasadıgı yeri bilmez mi ???:D
sen bilirsin :D seninle soydasligin en yakin mertebelerindeyiz. kirim tatariyiz :D
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 04.11.2006, 16:22   #10
kizilbasturk
Tarxan
 
Аватар для kizilbasturk
 
Регистрация: 05.03.2006
Адрес: Heryerdeyim!
Сообщений: 504
Сказал(а) спасибо: 0
Поблагодарили 0 раз(а) в 0 сообщениях
kizilbasturk на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

O bцlge'de (Romanya, Bulgaristan) ne kadar Tьrk yaşamakta?
__________________
BARIMIZ TURIKPIZ

Altay - Azerbaycan - Başkırdistan - Зuvaşistan - Doğu Tьrkistan - Gagoguz Yeri - Hakasya - Karaзay - Karakalpakistan - Kazakistan - Kıbrıs - Kırgızistan - Kırım - Цzbekistan - Tataristan - Tuva - Tьrkiye - Tьrkmenistan - Yakutistan
kizilbasturk вне форума   Ответить с цитированием
Старый 04.11.2006, 16:27   #11
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

cok degil malesef 150-200 bin arasi
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 04.11.2006, 16:33   #12
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Dobriç'te 14 eser

bu da daha sicak bir konu firindan yeni cikti

Dobriç'te 14 eser Türk mimari literatüründe ilk kez incelendi



reportaj:
Dobriç yakınlarında bulunan Jeglartsi köyündeki Derviş Bey mescidi Balkanlar'daki en eski yapı olarak günümüze kadar ulaştı. Yüksek Mimar Mehmet Emin Yılmaz, “Bulgaristan Dobriç Camiler ve Çesmeler” konulu master tezinde 1299 yılına ait mescid ile birlikte Dobruca Bölgesi’ndeki 8 cami ve 6 çesmeyi inceledi.

Sayın Yılmaz, hazırladığınız tez çalışmasında hangi mimari eserler incelendi ve çalışmalarınız hangi yönde yürüttünüz?

Yüksek Lisans (Master) Tezi kapsamında Dobriç'te günümüze ulaşan camileri ve çeşmeleri inceledim. Gazi Üniversitesi'nde hazırladığım "Bulgaristan Hacıoğlu Pazarcığı'ndaki (Dobriç) Camiler ve Çeşmeler" isimli Yüksek Lisans Tezimde; Dobriç, Balçık ve Kavarna ile Benkovski (İkizce), Enevo (Esirce), Leskovo (Fındıklı), Orlyak (Turpçular) ve Jeglartsi (Umur Fakîh) köylerinde günümüze ulaşan sekiz cami–mescit ile altı çeşmeyi inceleyerek Haziran 2006'da tamamladım. Yüksek Lisans tezi çalışmasında incelediğim 8 cami ve 6 çeşme, Türk mimarlık literatüründe ilk kez incelenmiştir. Bu eserler şunlardır:

n Dobriç'te Tekke Camii ve Tekke Çeşmesi;

n Balçık'ta Turgut Reis Camii, Hacı İbrahim Ağa Çeşmesi ve Akpınar Çeşmesi;

n Kavarna'da Kavarna Çeşmeleri;

n Benkovski'de, Hacı Hasan Ağa Camii;

n Enevo’da İsmail Efendi Camii ve mektebi;

n Leskovo'da Habib Ağa Camii;

n Turpçular (Orlyak)'da, Hacı Hasan Ağa Camii ve mektebi ve Hacı Ömer Ağa Camii;

n Jeglartsi'de Derviş Bey Mescidi ve İbrahim Ağa Çeşmesi.

Çalışmamda her bir eser için; yerinde ölçüleri alınarak mevcut durumları (rölöveleri) çizildi, kitâbeleri okunarak günümüz Türkçesine çevrildi, eserlerin mimari özellikleri, malzeme–teknik ve yapım sistemi, süslemeleri, eserin geçirdiği onarımlar ve arşiv kayıtları incelendi. Tüm bu bilgiler toplanarak her bir eserin ilk yapıldığı dönemde özgün durumunun nasıl olabileceğine ilişkin proje önerileri (restitüsyon) hazırlandı ve bilgisayarda 3 boyutlu modellemeleri yapıldı. Kısaca eserler tüm yönüyle incelenmiş oldu. Bu araştırmalar sırasında, eserlerle ilgili, yapının kimin tarafından yaptırıldığı, hangi tarihte yapıldığı veya onarıldığı gibi en önemli bilgileri yine eserin kendisinden; kitabesinden öğrendik.

Hazırladığınız Yüksek Lisans (Master) tezinizde incelediğiniz eserler hakkında genel bir değerledirme yapar mısınız ve çalışmanızda elde ettiğiniz en büyük bulgu nedir?

Bulgaristan'da ve Hacıoğlu Pazarcığı'nda (Dobriç) 13.yy'dan 20.yy'ın başlarına kadar geçen sürede inşâ edilmiş mimarî eserler içerisinde camiler ve çeşmeler önemli yer tutmaktadır. Ne yazık ki, günümüze ulaşabilen bu eserlerin yanı sıra, birçoğunun da yıkılarak ya da bilinçli bir şekilde yıktırılarak ortadan kalktığı tespit edilmiştir. Tez çalışması kapsamında incelenen yerlerdeki günümüze ulaşabilen eserlerin bir kısmı ya özgün durumunu yitirmiş ya da ilâveler ve yapılan bilinçsiz onarımlar sonucunda tarihî değerleri zarara uğratılmıştır.

Yapılan arşiv çalışmaları, rölöveler, analizler ve restitüsyon proje önerilerine göre Türk tarihi ve Türk mimarî kültürü açısından şu sonuçlara ulaşılmıştır:

Dobriç'e bağlı Jeglartsi Köyü'ndeki Derviş Bey Mescidi, kitâbesinde bahsedilen H698/M1299 yapım tarihi ile Balkanlar'daki en eski Türk–İslâm eseridir.

Dobriç şehir merkezinde, 15.yy'dan kalan Tekke Camii, Osmanlılar'ın Dobruca'da kesin hüküm sağlamalarından sonraki dönemde yapılmıştır. Günümüzde, Dobriç'in şehir merkezindeki Osmanlı döneminden kalan tek camidir. Tekke Camii, şehir merkezinde Stari Grad (Eski Şehir) olarak bilinen bölgede, tek katlı ahşap dükkânlar, tekke çeşmesi ve saat kulesi ile tarihî şehir meydanını tamamlayan bir konumdadır. Bu özelliğiyle, geleneksel Türk şehirlerindeki çarşı, cami, meydan buluşmasının günümüze tarihî dokusuyla birlikte ulaşan Balkanlar'daki nadir örneklerdendir.

Kitabelerden ve arşiv kayıtlarından edindiğim bilgiler ışığında; 1716'da da Derviş Bey Mescidi'ni tamir ettiren Sadrazam Kapı Binbaşısı İbrâhim Ağa, 1713'te Umur Fakîh Köyü'nde bir de çeşme yaptırmıştır.

19.yy'daki Osmanlı–Rus Savaşları'ndan sonra Kırım'dan göç eden Tatar Türkleri, Dobruca Bölgesi'ne iskân edilmiş ve Romanya'daki Mecidiye ile Aziziye şehirleri bu dönemde kurulmuştur. Köstence'de Hünkâr Aziziye Camii, Hırsova'da Sultan Mahmut Camii, İshakçı'da Mahmut Yazıcı Camii, Maçin'de Mestan Ağa Camii, Malgalya'da Esmâhan Sultan Camii ve Balçık'ta Turgut Reis Camii bu dönemde yapılmış–onarılmış camilerdir. Tek mekânlı, taş duvarlı, ahşap çatılı, alaturka kiremitli bu camiler benzer mimarî özelliktedir.

Yüksek Lisans Tez çalışmasında elde ettiğimiz bir diğer bilgi de 19. yy'da yaşamış Fındıklılı Hacı Hasan Ağa hakkındadır. Kitabelerden ve arşiv kayıtlarından tespit ettiğimiz Fındıklılı Hacı Hasan Ağa, 1860'lı yıllarda kendi köyündeki Habib Ağa Camii'ni, 1862'de Derviş Bey Mescidi'ni, 1864'te İkizce Köyü Camii'ni onarmış; 1864'te de Turpçular Köyü, Hacılar Mahallesi'ne cami yaptırmıştır. Turpçular Köyü, Orta Mahalle'de yer alan Hacı Ömer Ağa Camii de 1868 yılında aynı usta tarafından onarılmıştır. İsmail Efendi Camii de 1862 yılında inşa edilmiştir. Adı geçen camiler, ahşap direkli son cemaat yeri ve kadınlar mahfili bulunan, tek mekânlı, taş duvarlı, ahşap tavanlı ve ahşap çatılıdır. Bu camiler, aynı tarihlerde aynı ustalar tarafından yapıldığından büyük oranda benzerdir.

Balçık'taki Akpınar Çeşmesi, 18. yy meydan çeşmelerinin güzel bir örneğidir. Yine Balçık'taki Hacı İbrahim Ağa Çeşmesi, Umur Fakih Köyü'ndeki İbrahim Ağa Çeşmesi ve Kavarna'daki çeşmeler de kır çeşmesi niteliğinde olup halen kullanılmaktadır. Varna'da günümüzde Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılan 1860 tarihli Türk Konağı'nın bahçesindeki çeşme ile Balçık'taki Akpınar çeşmesi muhtemelen aynı usta tarafından yapıldığı için büyük benzerlikler göstermektedir.

Mehmet Emin YILMAZ kimdir?

1981 yılında Ankara'da doğdu. Anadolu Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nü bitirdi. Çalıştığı özel şirkette tarihi yapıların restrorasyon projelerinde görev aldı. 2004 ve 2005'te Türk Tarih Kurumu'nun Balkanlar'da yürüttüğü envanter çalışmaları kapsamında Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek ve Hırvatistan'da görev aldı. Bu çalışmalarda, Balkanlar'da 150'den fazla eserin ölçülerini alıp çizimlerini hazırladı. 2006'da Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü'ne "Bulgaristan Hacıoğlu Pazarcığı'ndaki (Dobriç) Camiler ve Çeşmeler" konulu tezini sunarak Yüksek Mimar oldu. Halen Ankara'da serbest mimarlık hizmetlerini yürütmektedir.


30.10.2006

kaynak = www.zaman.bg

dikkatiniz 1299'da yapilan eser cektimi. bende onu arastiriyorum su siralar acaba kimler tarafindan yapilmis???
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 11.11.2006, 21:18   #13
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Balkanların en eski mescidi Sarı Saltuk zamanında kuruldu

devami....



Mimari açıdan incelendiğinde Osmanlı yapıların ne gibi özelliklere sahip. Yapılırken herhangi bir unsura dikkat edilmişmidir?

İncelediğimiz camiler ve çeşmeler, Türk mimarisinin ana karakterini taşımakla birlikte, mahallî özellikler de ortaya koyarlar. Bu yapılar, malzeme–teknik ve süsleme bakımından mütevazı tutulmuş, yalın ve özgün taşra eserleridir.

Bilindiği gibi, Anadolu'dan Balkanlar'a doğru Türk nüfusla birlikte, inanç ve buna bağlı yapı kültürü de götürülmüştür. Bu durumun somut göstergesi olarak Anadolu'da ve Balkanlar'da 14. yy'dan 20. yy'a kadar olan süreçte inşa edilmiş camilerin arasında, Dobriç'teki camilere benzer biçimde pek çok yapıyla karşılaşmak mümkündür. Osmanlı kentlerinin fiziki yapısında çeşmeler de önemli bir yere sahiptir. Mahalle dokusunun oluşumunda ve gelişiminde çeşmeler belirleyici unsurlardan biridir. Şehrin en elverişli yerlerinde inşa edilen ve halkın su ihtiyacını karşılayan çeşmelerde, hem yararlı olma niteliği göz önünde tutulmuş, hem de estetik değerler sergilenmiştir. Hacıoğlu Pazarcığı'nda Osmanlı döneminden günümüze ulaşan 6 çeşme bulunmaktadır. Bununla birlikte, bölgede daha fazla çeşmenin olması gerektiği bilinmektedir. Evliyâ Çelebi, 1652 yılında Hacıoğlu Pazarcığı'nın merkezinde 9 çeşme bulunduğunu bildirmektedir. Bu çeşmelerin bir çoğu günümüze ulaşamamıştır.

Tez çalışması kapsamında incelenen çeşmelerin tümü tek cephelidir. Mevcut çeşmeler arasında; hazneli meydan çeşmesi ve kır çeşmesi niteliğindeki çeşmeler yer almaktadır. Tekke Çeşmesi hâricindeki diğer çeşmeler halen kullanılmaktadır.

Jeglartsi köyündeki cami kalıntılarına nasıl ulaşildı? Burasının çok eski bir cami olduğunu ne kanıtlıyor? Ayrıca bulunan kitabede neler yazıldığı çözülebildi mi? Bu caminin ilk haline ilişkin bilgi verir misiniz?

Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün arşiv kayıtlarında Umur Fakih (Jeglartsi) Köyü'nde bir cami olduğu kayıtlıdır. Ama caminin günümüzde hangi durumda olduğunu bilmiyorduk. Bu çalışma için köye gittiğimizde, yerinden sökülmüş olan kitabenin köydeki Türkler tarafından ayrı bir yerde muhafaza edildiğini öğrendik. Kitabe, Yrd.Doç.Dr Mehmet Z. İBRAHİMGİL hocamız tarafından okunduktan sonra, bu caminin Türk tarihi açısından ne kadar önemli olduğu anlaşıldı.

Az önce tez çalışmasıyla ilgili bulgulardan bahsederken Fındıklılı Hacı Hasan Ağa'dan bahsetmiştim. Derviş Bey Mescidi'nin kitabede bahsedilen 1862 yılındaki onarımını da Fındıklılı Hacı Hasan Ağa yaptırmıştır. Bu yüzden Derviş Bey Camisi, Hacı Hasan Ağa Camii olarak da bilinir. Zaten caminin kalıntılarını incelendiğimizde İkizce (Benkovski) Köyü'ndeki Hacı Hasan Ağa Camii gibi ahşap direkli bir son cemaat yeri olduğu anlaşılmaktadır.

Hacı Hasan Ağa'nın yaptırdığı 1862'deki son onarım ile, Derviş Bey Mescidi'nin, tek mekânlı, kadınlar mahfili bulunan, ahşap tavanlı, ahşap direkli son cemaat yeri bulunan tipik bir mahalle–köy mescidi biçimini aldığı düşünülmektedir.

Derviş Bey Mescidi'nin 1299'da yapıldığını söylediniz, Osmanlılar'ın Balkanlar'a gelişi bu tarihten daha sonra olduğuna göre bu durumu nasıl açıklıyorsunuz, tarihlerde bir çelişki yok mu?

Tarihi bilgileri incelersek, Balkanlar'a gelen ilk müslüman topluluğun Osmanlılar olmadığını görüyoruz. Dobruca'ya ilk olarak gelen Müslüman topluluk, X. Ve XI. yy.larda İsmaîlî mezhebine mensup Başkırt Türkleri'dir. Bunlar, azınlık oldukları için varlıklarını koruyamayıp asimile olmuşlardır. Daha sonra Bizans imparatoru VIII. Mihail döneminde, 662/1263–64 yıllarında Anadolu Selçukluları'nın şehzadesi İzzettin Keykavus'un tabiyetindeki Çepni boyuna mensup Türkmenler (on veya on iki bin kişi), Sarı Saltuk'un önderliğinde, kuzeyden gelecek Moğol akınlarına karşı tampon bölge olarak Dobruca'ya iskan edilmiştir. Bu Türkmenler'in Dobruca'da Sarı Saltık'ın vefatına kadar kaldıkları, onun vefatından sonra ise Balkanlar'da meydana gelen siyasi gelişmeler sonucu, bir kısmının Anadolu'ya geri döndüğünü, bir kısmının da Dobruca'da kaldığını biliyoruz. Dobruca'da kalanlar çok geçmeden Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir, ki bunlara Ahiryân (sona kalanlar) deniliyordu. Bugünkü Gagavuzlar (Keykâvus'un Adamları)'ın temel kökeni olmasa bile köklerinden birisi bu Türkmenlerdir.

Derviş Bey Mescidi'nin de Osmanlılar'dan önce bölgeye gelen Sarı Saltuk'un tabiyetindeki bu Türkmenler'in döneminden kaldığını düşünmekteyiz. Derviş Bey Mescidi'nin yapım tarihi olan 1299–1300 yıllarında Anadolu'da beylikler dönemi yaşanmaktaydı. Bu dönemde Anadolu'da da tek mekânlı, basit mescit örnekleri sıkça görülmekteydi. Karamanoğulları'ndan kalma Ermenek Akça Mescit (yapım tar. H700/1300), Candaroğulları'ndan kalma Kastamonu Kemah Köyü'nde Halil Bey Camii (765/1363), Taşköprü'de Beyköyü Camii ve Osmanoğulları'ndan Samsa Çavuş Camii plân tipi ve yapım teknikleri açısından benzerdir.

Derviş Bey Mescidi tespit edilene kadar Trakya ve Balkanlar'daki bilinen en eski camiler Tekirdağ Bolayır'daki Süleyman Paşa Camii ile Hasköy'deki (Haskovo) 797/1395 tarihli Eski Cami'dir. Derviş Bey Mescidi'nin bilinmesiyle birlikte Balkanlar'daki en eski Türk–İslam yapısının tarihi yaklaşık yüz yıl geriye gitmiştir.

Derviş Bey Mescidi'nin onarımı için bir projeniz var mı? Nedir?

Derviş Bey Mescidi, yapım tarihi olan 1299 yılından sonra çeşitli onarımlarla günümüze kadar gelmiştir. Yakın dönemde kullanılmayıp terkedildiğinden dolayı, günümüzde harap durumdadır. Tarihi yapıların yaşamını sürdürüp gelecek nesillere aktarılması için kullanılması gerekir. Derviş Bey Mescidi'nin de, tarihimiz açısından önemi dolayısıyla acilen restore edilerek kullanılması gereklidir. Tarihi yapıların onarımında esas olan öncelik "aslına sadık kalmak"tır. Bu yüzden, Derviş Bey Mescidi'nin onarımı aşamasında, tezimde sunduğum Restitüsyon Projesi'ne göre onarılması kanaatimce uygun olacaktır. Çünkü, bu proje hazırlanırken, yapının kendisinde var olan izler, kalıntılar, aynı dönemde yapılmış diğer yapılar gibi kaynak olabilecek her bilgi araştırılarak bilimsel olarak hazırlanmıştır.

Hazırladığım tez çalışmasında tez danışmanım Prof. Dr. Can M. HERSEK'e, Bulgaristan'daki envanter çalışması ekip başkanı Yrd. Doç. Dr. Mehmet Z. İBRAHİMGİL'e, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU'na ve Dobriç Bölge Müftüsü Bilal DARCAN'a teşekkür ederim. Son


06.11.2006

baya ilginc geldi bana ...
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 16.12.2006, 10:26   #14
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы



Süleyman Hilmi Tunahan
(1888 - 1959)

Adi Süleymân Hilmi, soyadi Tunahan'dir. Babasi zamânin müderrislerinden Hâfiz Osman Efendidir. Soyu Fâtih SultanMehmed Hanin "Tuna Hani" olarak tâyin ettigi ve kendi kiz kardesi ile evlendirdigi Idris Beye dayanmaktadir. 1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde dogdu. 1959 (H.1379) senesinde Istanbul'da vefât etti.Karacaahmed Kabristanindadir.

evet bir onemli shahis daha
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 02.02.2007, 11:35   #15
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

bu da dobruca bolgesindeki qirimtatarlari
Изображения
 
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 27.02.2007, 02:48   #16
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы




Modern age

Nationalities in Northern Dobruja at the beginning of the 20th centuryAfter the 1878 war, Russia received Northern Dobruja, but forced Romania to change Southern Bessarabia with it, as Russia wanted a direct access to the Mouths of the Danube. The newly established autonomous Bulgaria received the smaller Southern Dobruja. In Northern Dobruja, Romanians were the plurality, but the population included a Bulgarian ethnic enclave in the northwest (around Babadag), as well as an important Muslim community (mostly Turks and Tatars) scattered around the region. At the advice of the French envoy, the Treaty of Berlin awarded a strip of land around the port of Mangalia (the orange area on the map) to Romania as well, since it contained a compact area of ethnic Romanians in its southeastern corner. This area was basically a strip of land that extended inland from the port of Mangalia up to the town of Silistra (a city which remained in Bulgaria due to a large Bulgarian population there). Subsequently, Romania attempted at taking over the town of Silistra. A new international commission in 1879 allowed Romania to occupy the fort looking over the city, Arab Tabia, however not the city itself. At the beginning of the Russo-Turkish War of 1877–1878 most of Dobruja's population was Turkish followed by Tatars but during the war the largest part of the Muslim population emigrated to Turkey and Bulgaria. After 1878, the Romanian government encouraged Romanians from other regions to settle in Northern Dobruja and even accepted the return of some Muslim population displaced by the war. After 1880, Italians from Friuli and Veneto settled in Greci, Cataloi and Măcin in Northern Dobruja. Most of them worked in the granite quarries in the Măcin Mountains, while some became farmers.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 27.02.2007, 02:51   #17
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы


Dobruja after 1878

In May 1913, the Great Powers awarded Silistra and the area in a 3 km radius around it to Romania, at the Saint Petersburg Conference. In August 1913, after the Second Balkan War, Bulgaria lost Southern Dobruja (Cadrilater) to Romania (See Treaty of Bucharest, 1913). With Romania's entry in World War I on the side of France and Russia, the Central Powers occupied all of Dobruja and gave Southern Dobrogea as well as the southern portion of Northern Dobrogea to Bulgaria in the Treaty of Bucharest of 1918. This situation lasted only for a short period, as the Allied Powers emerged victorious at the end of the war and Romania regained its previous territories in the Treaty of Neuilly of 1919. Between 1926 and 1938, about 30,000 Aromanians from Bulgaria, Macedonia and Greece were settled in Southern Dobruja.

With the advent of World War II, Bulgaria regained Southern Dobruja in the September 1940 Axis-sponsored Treaty of Craiova despite Romanian negotiators' insistence that Balchik and other towns should remain in Romania, and because the territory had historically been inhabited by Bulgarians since the 7th century.[citation needed] As part of the treaty, the Romanian inhabitants (Aromanian refugee-settlers, settlers from other regions of Romania and the Romanians indigenous to the region) were forced to leave the regained territory, while the Bulgarian minority in the north was in turn made to leave for Bulgaria in a population exchange. The 1940 borders were reaffirmed in the post-war Paris Peace Treaties of 1947 and are in place to this day.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 27.02.2007, 03:04   #18
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы



http://en.wikipedia.org/wiki/Dobruja
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 23.03.2007, 12:59   #19
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Небольшой взгляд на историю тюрков Добруджа.

Предположительно имя Добруджа произошло от Добротечей, один из родов Кумандинцев. Территория Добруджа находится между рекой Дунай и Черным морем, одна ее часть (14,492 км2) находится в Румынии, а другая (7,780 км2) внутри границ Болгарии. Перепись населения 1992 г. установила, что в Румынии насчитывается 54.182 человека, «тюрков и татар». Из них 29.533 жители Румынии, 24.649 человек татары. По не официальным источникам это количество колеблется между 80 тысяч и 120 тысячами. Среди тюрков, очень много семей, где отцы и матеря, являются румынами.

Также с тюрками можно встретиться и в других районах, таких как Джалараши, Ольтенита, Браиля, Галатс, Букреш и т.д. Они представляют собой всего лишь 3 % . 85 % тюрков проживает в Костендже и 12 % в Тулче. В Румынии кроме тюрк татар, также есть тюрки Гагаузы из тюрков христиан Ортодоксов.

Тюрки Добруджа дорожат своей богатой и древней историей. так как эта территория была плодородной, равниной, здесь размещалось очень много тюркских племен, почти на протяжении 4,5 веков она находилась под господством османской Империи, на этой территории образовалась родина тюрков. По результатам археологических раскопок, ученые пришли к выводу, многие наименования сел существовавших до периода Османской империи и в период Османской империи, сохранились и дошли до наших дней, но во время II Мировой войны они были изменены.

До 13 века Карпато-Дунайская территория была местностью, где останавливались тюрки, пришедшие из севера и Средней Азии, впервые в 1000 годах до нашей эры, здесь встречаются прототюрки – Скифами. Они, будучи в хороших отношениях с Фраками, которые являются отцами румынов, проживающих в окрестностях Мангалья, (этот остров принадлежал скифам).

Потомки скифов – в 375 г. до нашей эры, это западно-тюркские гунны (80 лет) в VI веке нашей эры, пришедшие из Средней Азии, тюрки Авары, проживающие на территории, ограниченной до Стамбула (существовали до VII в.), и Болгарские тюрки, жили в III в. нашей эры (681-702).

Румыны, жившие на Карпато-Дунайской территории в 9 и 10 веках, подверглись нападению Печенегов в 9 веке. Присвоившие Византию Печенеги после захвата Аваров, если даже второй раз попытаются овладеть Стамбулом, Огузы / Узы являлись прадедами гагаузов, они входили в число 13 родов, образовавших род Тюрков. В таких районах как Браиль и Тулча можно встретить наименования разных мест, оставшихся от Печенегов и Огузов / Узов.

Печенеги, в середине XI в. (1057) потерпели поражение со стороны Тюрков Куманов. Они, в свою очередь, властвовали на территории около 2-х веков, а после стали католиками. В период сражений на площади Малазгирт в 1071 г., Печенеги и Огузы, составляющие основную массу Византийской армии, встретили сородичей, услышали свой родной язык и перейдя на их сторону, сумели изменить последствия этого сражения.

В 1241 г. на эту территорию стали поселяться монголы, здешние тюрки стали постепенно переселяться на юг. В 13 веке здесь можно заметить тюрков, пришедших из юга. В 1263-64 годах нашей эры, под предводительством Султана Иззеттин Кейкавус сельджукидов Коньи и его дяди Сары Салтук тюрки сельджукиды поселились на территории государства Кавурна в близь Бабадага.

Они после смерти Сары Салтука под давлением Византии принимают христианство. Есть такое предположение, что наименование Добруджа произошло от Добротеча, из рода Куманов, который был в то время властелином этого государства. Тюркские историки, начиная с этого века именовали эту местность как Добруджа.

С середины 13 века до конца 14 века территория владений Золотой Орды увеличилась до границ Дуная, в результате чего часть татар Кыпчакских степей пересилась на территорию Добруджа.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 18.04.2007, 17:37   #20
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Цитата:
Sarı Saltık'ı ya da Sarı Saltuk'u, dini açıdan din büyüğü, ulusu ve siyasi açıdan da boy başı gibi işlevleri olan; XIII. yüzyılın ikinci yarısında 1263'te Selçuklular döneminde büyük olasılıkla Çepnilerden gelen Türkmen aşiretlerinin Dobruca yöresine yerleşmelerini yönlendiren ve buradaki Türkmen aşiretlerini yöneten, savaşan derviş tipinin örneği olarak gören Mélikoff (1993:31-32, 143, 201)'un bulgularıyla karşılaştırılınca, ortaya çıkan sonuç söyle özetlenebilir: XIV. yüzyılın başlarında içinde Kazdağı'nın da bulunduğu Balıkesir, Çanakkale yörelerindeki Karasi Beyliği'ne yerleşen Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk Türkmenleri büyük bir olasılıkla Çepniydiler. Yılmaz (1948) belki de farkında olmadan yukarıdaki açıklamalarıyla Tahtacıların değil Çepnilerin sözü geçen yörelere yerleş(tiril)melerini anlatmaktadır.

http://www.tahtacilar.com/kimdirler5.html
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 05.03.2008, 03:10   #21
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

GÜL DOBRUCA'DA

İki günlük resmi bir ziyaret için Bükreş'te bulunan Cumhurbaşkanı Gül, Romanya'da yaşayan soydaşlarla biraraya geldi. Kısa bir konuşmayla soydaşlara hitap eden Cumhurbaşkanı Gül, Dobruca...

bölgesinde yaşayan Tatar Türklerinin, Türkiye ile Romanya arasındaki ilişkilerde bir köprü taşı vazifesi gördüğünü vurguladı.

Romanya'nın son 20 yılda geçirdiği değişime işaret eden Gül, soydaşlardan Romanya vatandaşı olarak devlete bağlı kalmak kaydıyla kimliklerini ve kültürel değerlerini korumalarını istedi. Gül'ün konuşmasından sonra söz alan soydaş derneklerinin temsilcileri ise Cumhurbaşkanı nezdinde Türkiye'ye olan minnetlerini dile getirdi.

Tatar Derneği Başkanı Selahaddin Hacıakay, sürpriz yaparak, Gül'ün 1992 yılındaki Romanya ziyaretinde derneklerine yaptığı ziyarette çektirdikleri resmi Cumhurbaşkanı Gül'e hediye etti. Salonda bulunan Arnavut kökenli edebiyatçı Kopi Küçük'ün kırık Türkçesiyle yaptığı heyecanlı konuşma ise sıcak bir hava oluşturdu. Geçen yıl Cumhurbaşkanı Gül'ün memleketi Kayseri'de bulunduğunu hatırlatan Küçük'ün 'Başkanım çok yaşa, Türkiye Cumhuriyeti çok yaşasın' sözleri salondakilerden bol alkış aldı.

Gül'e iki kitabını hediye eden Arnavut kökenli yazarın Cumhurbaşkanı Gül'ün elini öpmek istemesi dikkat çekti. Romanya Müftüsü Murat Yusuf'un Romanya'daki dini yaşantıya dair verdiği malumatı ilgiyle dinleyen Cumhurbaşkanı Gül, Romanya'daki işadamlarına da Balkanlardaki tarihi mirasın yeniden diriltilmesi için verdikleri destekten dolayı teşekkür etti.

Soydaşlarla buluşmanın ardından işadamlarıyla yemekli toplantıda biraraya gelen Gül, daha sonra da Garanti Bank şubesinin açılışını yaptı
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 03.09.2008, 23:48   #22
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Şora Batır'ın Bir Diyarında

Bulgaristan'ın Dobruca bölgesinde Dobriç (Hacıoğlu Pazarcık) Silistre yolunda bir tepe başına konmuş Onogur diye bir köy vardır. Çevresini Kuzeydoğu ve Güney tarafından or-manlarla kaplanmış dağ gibi tepeler oluşturu-yor. Onların arasında da parlayan bir göl ve Tuna'ya koşan küçük nehir. Dağcıların rağbet ettikleri dik kayalar ve dört tane mağara bu güzelliğe ün katmaktadır. Bunların yanı sıra köy içinde bir büyük ve tepelerin eteğinde de daha küçük zamana karşın şırıl şırıl akıp duran üç kaynak çeşmesi.

Bu manzaradan zevk alanların arasında göze çarpan kuş bilimcileridir. Yaz boyunca köyün ke-narında konaklanmış bir çadırdan kuşları seyre-diyorlar, doğanın sesini dinliyorlar.

Onogur aynı zamanda Bulgar tarihinde de yer almaktadır. Roma döneminden kalıntılar burada bir güçlü kalenin olduğunu gösteriyor. Bulgar tarihini de kapsayan arkeolojik bulgular geçmi-şe ait olan canlı bir hayatı kaydetmişlerdir. Bun-lar Dobriç'in Arkeoloji Müze'sinden sergilen-mektedirler. Mağaralar ve çevresi define avcı-ları tarafından iyice taranmış. Derin kazılar bu-nun izleridir.

Konumun ilginç olan tarafı şudur ki; bilindi bili-neli bu köyde yaşayanlar yalnız Kırım kökenli Kerç' ten gelme Nogay Tatarlarıdır. Burada yal-nız Kırım Tatarcası çınlıyor. Fakat Bulgar dili kimseye de engel olmadı. Çünkü okuyanlar en az lise mezunudur. Birçoğu yüksek okul ve üni-versite bitirdiler. Buraya Kırım Tatarlarının yer-leşmesi 1854-1856 yıllarında olmuş ve öz vata-nını adlandırmak için ona 'Curtluk' demişler. İki adı da kullanılır - hem Onogur, hem Curtluk.

Muhacirlerin ilk yapıları cami olmuş ve inşaa-tında hiçbir metal çivi kullanılmamış. Yeterince sağlam kılmışlar onu ki bugüne dek nesiller bu atalardan kalan mirası ayakta tutabilmişler. Şimdi de halkın hizmetindedir. Yıllardır onarıl-madığı için geleceği tehlikede. Yardım elini de kimse uzatmamış.

1989 yılında Türkiye'ye göçten sonra burada daha çok yaşlılar kalmış.Yaklaşık 60 kişiye inen köy nüfusu yaz aylarında çoğalıyor. Şu anda orada sadece bir çocuk büyüyor. O da herkesin gözdesi olan beş yaşındaki küçük Tarkan. Tek başına köyü dolaşıp gezen, herkese dost olup çocukça sorular soran, güler yüzlü sevimli bir çocuk.

Bulgaristan'ın demokrasiye yol almasıyla 1991 yılında Dobriç'te yeni kurulan Asabay Tatar Kültür Derneği'nin düzenlediği ilk Tepreş burada oldu. Kurbanlar kesildi, dualar okundu. Köy cemaati kalakaylarla, Tatar aşlarıyla konuklarını ağırladı. Ve Kırım türküleri, şiirleri, oyun havaları dinlendi. O gün yaşlıların sevinç gözyaşlarıyla yağmur da çiselemişti. Bugünkü koşullarda da yaşamları her ne kadar monoton görülse de Kırım özlemi, Kırım hayalleri türkülerde, şiirlerde, şınlar da can atıyor. Çünkü onlarla doğup büyümüşler. Kırım Davası onların onur direğidir.

Onların kanında Şora Batır yaşıyor ve onların ağzında şöyle canlanıyor;

“Bismillah dep mındım atka şılgın avlay,
Şılgın boylu bır kız tura zulpun taray.
Kayrılıp selam berdim gönül almay,
O da mendiy bır dertlı eken kaldı cılay…”

Köyün hocası hacı Müzeka Veli'nin deyimiyle bu efsanevi kahraman Tatar'ların gelmiş geçmiş en cesur, şanlı, namlı kişisidir diye bilinir. Ona Batır denmesini de en cesur yüreklisinin ifadesi gibi yorumluyor ve bundan gurur duyuyor. Ba-şından sonuna kadar hatırlayamasa da Şora Batır destanını, Şora Batır'ın sevdiği kızın adı Katice diye bilir. Binen atın adı da Celcetmez di-yor, yani ona yel yetişemez. Yelden daha hızlıy-mış. İşte Şora Batır'dan başka kayıtlar;

Şoram Şora bolganda,
Şonkayıp atka pıngende,
Law bergen tuwl edım,
Kuwnak etken de tuwul edım,
Katice beg aruw kız edı,
Ketti ya, abay,kettı…

Ve Şora Batır'ın kendisini Tatarlı' ğa adadığını gösteren şiirler.

Men niyetımı sorarsan,
Men Kazan'ga baramam,
Kazan'nı Kazak'tan almasam,
Yesır bolup kalaman.

Annesi;
Kaytsana, balam, kaytsana,
Sol emşemden süt iydı.

Şora Batır;
Sol emşenden süt iyse,
Taşka saw, anam, taşka saw.
Taş kaytsa da men kaytmam…

Kırım sevdasında yanıp tutuşan yetmiş beş yaşlarında olan Aziz Çokoy, Şora Batır efsanesi-nin biraz farklı versiyonunu anlatıyor; Şora Ba-tır’ın dünyaya kor olup geleceğini Ruslar biliyor-muş ve daha bebekken onu yok etmek istemiş- ler. Hamile kadınları toplamaya başlamışlar, yeni doğan bebekleri öldürmek için. Bunu anla-yan Şora Batır'ın babası hamile eşiyle ormana sığınır. Orada kor olup doğmuş Şora. İnsan sıfa-tına erdiğinde onu alıp evlerine dönerler.Bir de-fasında Ruslar onların avlusuna geldiklerinde annesi onu fırına atıp saklarlar.

Çok akıllı cocuk olup büyümüş Şora ve yirmi-yirmi beş yaşlarına geldiğinde ordunun başına geçmiş ve Rusları yenmeye başlamış.Bir çar-pışmada Edil nehrinin sularına düşmüş. Anası-na haber gelmiş oğlun öldü diye, fakat o inanma-mış. Daha sonra tekrar haber gelmiş Edil nehri-nin sularına düştü, şehit oldu diye ve o zaman anası inanmış.

Aziz Çokoy'un yaşam mücadelesinde ilham kaynağı Kırım'dır. Ailesi olmayan, tek başına oturan, vazgeçilmez arzusuyla dö-nüp duran bir insan; Kırım'ı görebil-mek…Şınlar, tapmacalar, öyküler köprü gibi onu hep Kırım'a götürü-yorlar. Şenlik dolu bir tapmacayı da belirtmek istiyorum.

Dagır dagır dagırman,
Bolat bayın kızıman,
Moynum tolu moşakman,
Dagırmanın kızıman. (Pınar)

Kırım türkülerini “Ceylan” diye bir genç kıza öğretmiş Aziz Çokoy. Ka-dife sesi, okşar gibi yüreğinin derin-liklerine iniyor. Öyle ki, bir Tepreş' te halkı duygulandırmış, gözler ya-şarmış. İşte acı veren bir türküden sözler;

…Bız Kırım'da kun kormedık.
Suberya'ga sürüldük,
Yeşil yurtka col tapamadık,
Kop vakıtler kaber alamadık,
Bağasaray'ın üstünde,
Kog bayraknı salamadık…

Ceylan Şevket; Dobriç'te bir lisenin enformas-yon teknoloji bölümünün son sınıf öğrencisidir. Yanı sıra üniversite sınavlarına da hazırlanıyor. Kırım ile ilgili her şeyi merak ediyor, hatta yeni çıkan “Bulgaristan'daki Tatarlar” ismindeki kitabı bir gecede okumuş. O da doğal olarak Kırım'ı kendi gözleriyle görmek istiyor. Oraya giden yolları soruyor. Annesi Türkan ve babası Celal zamanını daha çok Onogur' da geçiriyorlar. Zira oradan geçimlerini sağlıyorlar. Hayvan bakıyorlar ve onların emniyeti için iki de kangal köpeği edinmişler. Evlerinin bir kısmını cafetarya yapmışlar. Türkan Hanım'ın söylediğine göre yakında geleneksel tarzda yapılandıracak ve belediye projesine göre buraya gelecek olan turistlere de Tatar aşları sunulacak. Onogur' un toprağı taşlıdır ama doğasının güzelliği burasının değerini arttırmış. Turizm şirketleri ve paralı şahıslar Türkiye'ye göç edenlerin boş evlerini satın almaya hücum ediyorlar.

Bu gelişmelerin gölgesinde Onogur' un kaderi çizilmiş görünüyor. Oradaki insanların şuandaki en büyük mutluluğu kendi milletinden misafir karşılamak, tıpkı hacı Müzeka Veli'nin ifade etti-ği gibi;

- Bize gelen saygı ve sevgi ile gelmiş demektir. Öz kabilesine gelen kişiyi karşılamak, misafir et-mek onur verici bir duygudur. Öz insanı ile akra-baymış gibi sohbet etmek, kendi dilinde düşün-celerini ve ruhunu paylaşmak ne kadar güzeldir. Bu da bir zenginliktir. Anadil yaşlılara kaldı. Sön-mesin bu, sönmesin…

Geriye kalan Onogur' a gitmek…Oraya gitmek demek küçük bir Yurt'a gitmek demektir, bir Kı-rım senfonisi dinlemek demektir. Anavatan'ını hiç görmeyen ama kendi dünyalarında onu ya-şatan bu insanlarla karşılaşmak; temiz bir kay-naktan doya doya su içmek gibidir. Sağlığın mutluluğunu keşfedercesine, tam bir ruh zen-ginliğinin efendilerini ziyaret etmişizdir Şora Batır'ın bir diyarında…
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 03.09.2008, 23:55   #23
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Dobruca Türklerinin Örf, Adet ve Gelenekleri

Folklor, kendi aramızdaki birliğimiz ve varlığı-mızın en güzel karşılığıdır.

Dobrucalı Kırım Tatar Türkleri bu diyara Karadeniz'-in kuzey ve güney bölgelerinden gelerek yerle-şen Türk kavimleri'nin torunlarıdır. Peçenekler ve Kumanlar Dobruca eyaletine XI-ncı ve XII-ncı yüzyıllarda yerleştiler. Hatırlatığımız Türk kavimleri arasına XIII-nci yüzyılda Sarı Saltık Dede'nın idaresinde Selçuklulara mensup muh-telif boylar ve Altın Ordu devleti halkının bir kıs-mı yerleştiler. Daha sonraki asırlarda, Osmanlı Imparatorluğu çagında, sultanlar Dobruca eya-letine Anadolu, Kırım, Bucak gibi yerlerden Türk halkını iskân ettirdiler. Dobruca Türk folklorunu 3 kısımda inceleyebiliriz.

1- Osmanlı Impartorluğundan önceki devir (XI nci ve XIV-ncü yüzyıllar)
2- Osmanlı devri (XV-nci ve XIX-ncü yüzyıllar)
3- Romen devletine bağlanması tarihinden (1878) günümüze kadar ki devir.

Bu bölge Romen devletine bağlanmasından sonra üç nizamname yardımı ile idare edildi. Romanya parlamentosu'nun 28 ve 30 Eylül 1878 tarihlerindeki toplantılarda onaylanan söz konusu üç tüzük bu bölgedeki Türk halkı'nın siyasi ve idari haklarını müsbet etkiledi.

Dobruca eyaleti Milli Romen devletine bağlan-dıktan sonra kapitalist tip üretim ilişkileri bu bölgede hızla gelişti. Dobruca'nin idari nizanna-mesi bu bölgedeki Türk cemaati'nin ana dilinde eğtim görmek hakkını da garanti ediyordu.

1878 yılından sonraki Türk azınlığı yüzyılı kap-sayan devrede Dobrucada'ki Türklerin kültürel ve artistik hayatları 1888 ile 1914 ve iki dünya harbi arasında iki aşamaya ulaştı. Türkler hali-hazırda Romenler, Macarlar, Almanlar ve diğer milli azınlıklarla birlikte modern bir Romanyanın kurulması çalışmalarına önemli bir katkı sağlı-yorlar. Dobrucalılar, buraya gelen toplulukların dinselliklerinden en güzel, en yüce ve faydalı olan özelliklerini seçip benimsemişlerdir. Asır-larca Dobruca'da yaşayan Müslüman Türk ve Tatar toplulukları, sayı bakımından Macar ve Al-man azınlıklardan sonra ülkenin üçüncü büyük azınlığıdır. Tatar Türkleri, asırlarca Romen ço-ğunlukla kurulan ilişkilere değer vermişler, saygı göstermişler ve bağlıklarını sürdürmüşlerdir.

Bu geniş ve oturuşların birçok yakınlıklarını, şimdi bile, Dobruca'da yaşamakta olan Türk asıllı ahalinin folklorunda izlemek mümkündür. Çünkü bu folklor, çeşit şivelerde, geniş "Türk Dünyası'nın" birçok yerlerinden, olaylarından, adetlerinden ve hayat şartlarından bahsediyor. Dil yakınlığı, aynı dini inançlar ve adetlerden kaynaklanarak, kaynaşan, gayet zengin ve çe-şitli, özel bir folklor meydana gelmiş ve şimdi de yaşamaktadır. Bir milletin varlığını gösteren üç unsur vardır. Bunlar: dil, geleneklerimiz ve kül-türümüzdür. Birçok adetler, türküler, oyunlar, atasözleri, destanlar ve dil özellikleri ile, veya doğrudan-doğruya yer adları ile, coğrafi bakı-mından Dobruca'ya uzak olan nehirlerin, köy ve şehirlerin, ovaların ve çöllerin isimlerini ve bazı tarihi olayları dile getirerek, Türk boyları'nın ayak bastıkları veya uzun süre yaşadıkları yer-leri andırıyorlar: Anadolu, Kırım, Volga boyları, Kuzey Kafkas, Balkan yarımadası ve hatta Ya-kın Doğu ve Orta Asya. İki kıta'da yer alan geniş bir sahayı dile getiren bu folklor mahsulleri, Dob-ruca'ya acaba ne zaman, kimlerle ve nasıl gel-miştir? Bunlar ayrı konudur ve bu sorulara an-cak karşılıklı folklor araştırmaları az-çok cevap verebilir. Kendi özelikleri ile folklorumuz, dünya-ca tanınmış Genel Türk Folkloru'nun bir küçük dalıdır ve son asırın güç şartlarına rağmen Türk Kültürü'ne ve Türk Duygusu'na candan bağlı kaldığımızı ispat ederim. Romanya toprakların-da söylenmiş olan ve bir çokları hala dillerde dolaşan türküleri, oyunları, maniler ve atasözlerini kapsar. Kanaatimce bunlar folklorumuzun en zengin, en kıymetli, en dayanıklı dallarını teşkil eder ve şimdiye kadar pek az ölçüde neşredil-miştir. Yaşadığımız aile ve toplumun etkileri ile, folklor adetleri doğumdan ölüme kadar gösteri-lir. Folklor mahsullerini düğünlerde, halk eğlen-celerinde, muhabbet sofralarında, cenazelerde ve bazı örf adetlerinden öğrenebilir. Halkımızın arasında pek iyi bildiğine göre, Dobruca Türkleri folklorunda lehçe farkları mevcüttür. Genelikle bu folklorun ifadesi Osmanlı Türkçesi ve "Tatar-ca" denilen Kırım Türkçesi ile yapılıyor. Fakat bunlarin dahilinde bazı "ağız" farkları bulunmak-tadır. Romanya'da yaşamakta olan Tatar Türkle-ri, yüzyıllardan beri dini ve milli bayramlarında, adetlerinde, eğlencelerinde, kendi lehçeleri ya-nında Kirim Tatarcası ve Osmanlı Türkçesi ile ve yakın yıllarda ise Türk modern edebi dili ile, birçok şarkılar, türküler, oyunlar, ilahiler, mani-ler, atasözleri söylüyorlar. 1945-1950 yılların-dan başlayarak, halk arasında tanınmış "folklor aşıkları" şahıslardan oğrenmeye başladılar. "Erbab-I çörek, Erbab-I börek, Erbab-I erba-bına gerek", atasözünü haklı görerek, ilkönce folklor ürünlerini erbaplıkla ses ve mandolin ile çalan bazı berberlerden, düğünlerde, eğlence-lerde,türkü ve oyun erbabı kadınlardan ve genç-lerden, köy ihtiyarlarından, hovardalıkları ile ta-nınmış bazı kimselerden, "keday" denilen bazı söz ustası ozanlardan, "şın" ve "mani" ustası kızlardan, düğünlerde , eğlencelerde eksik olmayan "çalgıcı takımlarından" ve halksever bazı öğretmen ve hocalardan ışiderek öğreni-yorlar. Bu folklor toplamları Romanya'da "Bos-torgay", "Unutma beni" gibi kitaplarda neşre-dilmiştir. Sonra'da Osmanlı Türkcesi ve bazı lehçeleri ile (Tatarca, gagauzca) ifade edilen "Bülbül sesi" başlıklı folklor toplamı yayınlandı. Folklor saydığımız veye bize "folklordur" diye sunulan bazı ürünlerin Balkan ülkelerinde, Ana-dolu'da, Kırım'da ve Dobruca'da dilden dile do-laştığı ve türlü şekilerde yayğın oluyor. "Çanak-kale Türküsü" Anadolu'da, Kırım'da ve Dobru-ca'da aynı melodi ile terennüm ediliyor. Fakat sözleri epeyce farklıdır. Yüzyıllarda beri halkımı-zın zekasını, duygularını ve tecrübelerini yansısıtan folklor hazinesidir. Fakat birçok şarkılar, türküler, aynı zamanda oynalıyor. Dobruca'da halk bunlara bir sözle türkü diyor. Birçok türkü-lerde şiir, müzik ve dans beraberdir. Birçokları-nın solo, ikili veya dörtlü olarak, karşı-karşıya oynayanları, hatta koro şeklinde terennüm edi-lenleri, veya grup halinde reksedilen kıtaları ve-ya bağlantıları vardır.

Örnekler:

Çoçukluk dönemi - "Evli, evine - Köylü, köyüne- Ayı, inine.-Kimin evi yoksa-Siçan deliğine".-Küçük çocuklar saklanbaç oyunu oy-narken ebe çocuk bu türkü'yü söyler. Bu arada oyuna katılan diğer çocuklar, koşarak saklanır-lar.

Ninniler, halk arasında en yaygın türkü türle-rinden biridir. Ninniler birçok dizeleri gerek erkek ve gerek kız çocuklara uyduğu için, tebdil edile-rek, birçok şekillerde kullanılmaktadır.

Adetler ve inançlar: "Allah sana olsun mu-im-Allah sana olsun muim- Kıdır Nebi yardım etsin-Ikballı ol daimmetin! " Genelikle, bu tür-kü, çocuk dogumunun 40. gününden sonra ya-pılan "Isim Atama Töreni'nde"(ezan okuma) söyleniyordu.

Nazar çıkarma: 40-50 yıl önceleri, hasta ço-cuklarına "nazar değmiş" diye düşünerek, bazı aileler kocakarılara baş vuruyorlardı.

Ergenekon bayramı Nevruz: Efsane diyor ki atalarımız binyıllarca önce bir dağa felaket se-bebinden yüksek, geçilmeyecek halde olan çok yüksek dağlar arasında kapalı kalmışlardı. Bu durumu görunce, hayatlarını devam etmekten başka çare bulmamışlardır. Kömür, maden cev-herleri bulmuş ve bunları işlemiş, hayvanlar büyütmüşlerdir. Bu madenleri hep işleyip, dağın duvarını incelemiş ve giren ve çıkan bir kurt görmüşlerdir. Kurtun izini alıp dağlar arasında çıkabildiklerine sevinmişler. O gün 21 mart tari-hine uyuyordur ve eski Türklerin hayvanlı tak-vimlerine göre o gün yenileşme havanın ısınma ve herşeyin canlanmasıdır; demek ki bir yıl başlanma günü sayılır. "Nevruz" Farsça'dan gelip "yeni" demektir. Bizim için bu günün iki anlamı vardır; birisi yeni bir yilin başlamasi ve ikincisi Ergenekon'dan çıkıp Türklerin dünyanın dört tarafına dağıtılmasıdır. Her yıl bu gelenek-sel bayram, en eski zamanlardan beri görül-mektedir. Bü günün hazırlıklari temizlikle başlı-yordu. Bu da bütün Türk milletinde görülmekte-dir. Önce, evlerin içi, sonra bahçeler temizleni-yor, eski kıyafetleri atıp, yeni kıyafetler giyiyor-lar. Böylece hastalık, felaketlerden kurtulmuş olduğunu düşünüyorlar.

Nevruz türküsu:" Bismillahi vessafa - Fahri alem Mustafa - Ummmetine kıl vefa,-Haza navrezim mübarek!... Navrez keldı korınız, Korimligin berınız, Cennet bolsın yerınız, E za nevrezim mubarek"... Nevruz, Türkçe'de yeni yıl anlamındadır. Eski takvimlere göre, 21 mart günü Yeni yılbaşı sayılıyordu. Nevruz tür-küsü, hala, halk arasında yaygındır. Bu müna-sebetle, üç gün, çocuklar ve gençler ellerine nevruz çiceği ve yeşil dallar alarak, ev ev dola-şıp navrez türküsü söylüyorlar. Atalarımızdan kalan geleneklere göre, nevruzda, meyve çiçek-leri, süslenmiş mendiller bir dala koyar ve bu da-lı çıkmış bir bir buğdayın yanına ekiliyor. Aynı zamanda köylüler tarlalarını sürmeye başlıyor-lar. Böylece geleneğimizi koruyup, yılları bağlı-yoruz.

Ramazan ayın adetleri ve türküleri: Mecidi-ye'de ve köylerde çok yaygındır. (Şehramazan) ilahisi ramazan ayının birinci gününden itibaren 15.gününe kadar , ev ev dolaşıp çoçuklar iftar vakitinden sonra söylerler. (Teravi ve Elveda-sahur zamanında Ramazan ayının son günle-rinde ) gençler bir araya gelerek söylüyorlar. "Bu ayda, saf-saf melekler,-Yer yüzüne konarlar.-Ellerinde mercan tabak- Mü'minlere sunar-lar-Elveda ya, Elveda ya -Sehru Ramazan, elveda."

Aşure ayın adetleri: Eskiden adetlere göre, her yılın Muharrem ayında, peygamberimizin torunu Hüseyn'in şehit edildiği tarihi gün anılı-yor. O günde kadınlar, kaynayan yağda pişiril-miş hamurdan türlü yiyecekler yaparak, komşu-lara ve fakirlere dağıtırlar, 9 türlü yemişten yapıl-mış bir özel çorba(Aşure Çorbası) da ikram ediliyor. Aynı günde medrese talebeleri davul zurna ile, kapı, kapıdan yürüyerek "Aşure tür-küsü" söylüyorlar. "Bismillah diye başlayalım düşmanları aşlayalım-ah, Hasan'im! Vah Hüseyn'im"…

Hidirlez gelenekleri: 6 Mayıs tarihindeki Hı-dırlez kutlamaları Hıdırlez Bayramı Dobruca'nın birçok bölgelerinde geleneksel olarak kutlan-maktadır. Halk arasında eğlenme, neşelenme ve dinlenme fırsatı olarak değelendirilmekte ve Başpınar, Hasanca, Kobadin köylerinde kutlan-maktadır. Mecidiye ve Kostence bölgelerinde, kadınlar tatlılar hazırlayıp mezarlığa gidiyorlar ve dualar yaparken ölüleri anıyorlar. Bu günde diğer köylerde orman ortasında bir piknik ala-nında kıyafet ve dans yarışmaları yapılırdı. Bü-tün gençlerin katılabildiği meşhur Tatar güreşi etkinlikleri birligimizin her şubesinde düzenle-nir. Güreşte birinci gelene en büyük ödül olarak koç hediye edilir, ikinciye ise, bir ağaç dalı üze-rine asılmış dokuz parça ( gömlek, mendil, hav-lu, çorap, başörtüsü) hediyesi ve "Bayrak" adını taşıyan bir ödül verilir. Davul ve zurna eşliğinde, neşe ve eğlence karanlık basana kadar devam eder.

Güzel duyguları kuvetlendiren dini Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır. Sabahleyin bütün Müslüman erkekler camiye giderler. Çoçuklar ise ana babanın ve büyükleri elerini öperler ve ev - ev gezerek bütün cemaatın bayramını kut- larlar. Bu kutsal günlerde Müslümanlar akraba-ların ve komşularını ziyaret ederler ve evde hazırlanan bayram tatlılardan ikram ederler.

Düğün gelenekleri: Dobruca Kırım Tatar Türklerinin düğünlerinde tüm Türk dünyasında bulunan adetler yer alıyor. Gelinin evden çıkı- şında arkasından su dökülür. Başka bir gelenek, gelinin basacağı yere bir halı serilmesidir. Bu-nun iki anlamı vardır. Hayatta başarılı olmak ve geline bir bahşiş verilmesi. Bahsettiğimiz gele-nekler Dobruca bölgesinde tüm müslümanlarda görülmektedir.



Ayrıca, ölünün arkasında 3, 7, 37, 40, 52, 100. günlerinde ve ölümün yıl dönümünde her yıl veya yedi yılda bir mevlit okunması Türk -Ta-tarlarında görülmektedir. Dobruca bölgesi dışındakiler için bu örf, adet ve gelenekler şaşırtıcı olabilir. Ancak, bunlar günümüzde de hayatta bulunan tarihi bir tarihi gerçektir. Çünkü bunlar çoğunluğu oluşturan Romenler asırlar önce bu bölgeye yerleşen diğer etnik dini gruplara men-sup olan kişiler arasındaki hoşgörünün ve tole-ransın bir delilidir.

Dobruca Tatar Türklerinin-cır, çin, mani, türkü, bozlav, beyit, tekerleme, takmak, efsane, gül-dürme gibi bütün sözlü edebiyatın yanında uzun masal sayılan destanlar da oldukça zengindir. Mesela, bu tür eserler arasında "Cora Batır", "Arzı ile Kamber", “Tahir ile Zöre" gibi sadece Kıpçak Türklerine ait ortak destanların yanı sıra, Dede Korkut hikayelerinden "Bayböri ulu Bey-rek Batır" ve "Tepegöz" Oğuz Türklerine ait klasik destanlar da yer almaktadır.

Cin ve Maniler: Düğünlerde kızlar bir tarafta ve delikanlılar karşı tarfta yer alarak, toplantı-larda ise kızlar iki gruba ayrılarak birbirlerine duygularını, düşüncelerini, sevinç ve kederleri-ni, tenkitlerini, hayata bakış açılarını vezinli ve kafiyeli şiirlerle ifade ederler. İkişer mısralık bu türlere "çın" adı verilmektedir. Düğün ve toplan-tıları dolaşarak "çın" söyleyen erkeklere "Ke- day" veya "geday" adı verilir. Kadınlar veya kızlar ise yalnızca "çıncı kadın veya kız" olarak adlandılır. Cınların başlıca hususiyetleri, Ana- dolu'daki "aşık", Orta Asya Türkleri arasında "akın" geleneğinde olduğu gibi, irticalen ve kar-şılıklı olarak söylenmeleridir. Örnek:" Aydınız kızlar, çınlayık, gürdelensin, Düşman gözü kör olsun, perdelensin. Ağızın açsan görüne pirinç dişin, Kolay, kolay bitirse, tutkan işin."…

Halk folklorın da önemli bir yere sahip olan maniler den de bir örnek: "Mani maniyi açay, mani bilmeyen kaçay, kel bir mani aytayım dertlinin dertin açay"….

Kaynaklar:
Mehmed Ali Ekrem "Dobruca Türklerinin Tarihi" Kriterion Yayınevi-Bükreş -1994
Ahmet Naci Cafer "Unutma beni- folklor derlemesi"Kriterion Yayınevi-Bükreş-1998
Oktay Aslanar "Sanat, Kültür, Edebiyat" Yeni Türkiye Yayınları- 2003
Nuredin Ibraim " Dobruca tarihi" Köstence - 1998

Последний раз редактировалось AlperenKirim; 04.09.2008 в 00:03.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 04.09.2008, 00:01   #24
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Kırlangıç yuvası

Bulgaristan'da bir Kırım Tatar köyü olarak bilinen Çıfut Kuyusu (Yov-kovo), Dobruca düzlüğünün he-men Romanya sınırında yeşillik içerisinde bir köydür. 1989 yılında Türkiye'ye göçten önce Belediye verilerine göre tam 987 kişi yaşı-yormuş. Fakat şimdi 350 kişi kal-mış. Aynı verilere göre okul ço-cuklarının sayısı da birinci sınıf-tan sekizinci sınıfa kadar 180'den 40 civarına inmiş. Bu doğrultuda iki ve yedi yaş arası, sayısı 17 o-lan ana okulu çocukları karma grup oluşturuyor. Orta sınıf ve lise öğrencileri her sabah Kardam (Arman Kuyusu) ve Gen. Toşevo (Kasım Köyü) kasabalarındaki okullara öğrenci otobüsleriyle gidiyorlar.

Verilerde ilginç bir olguda göze çarpmaktadır. Burada 350 kişilik nüfustan ancak 30'u Kırım Tatar kökenli. Diğerleri yıllar önce Kırcali ilçesinden bura-ya gelip yerleşen Türkler' dir. Tek tük Bulgar da var, ama onlar fark edilmiyor. Çünkü Kırım Türkçesini ana dili gibi konuşuyorlar.

Yıllar önce hayat kaynayan Çıfut Kuyusu bugün sanki donup kalmış. Cansız sokaklar, bakımsız ve zamanın tahribatına maruz düşen sahipsiz evler, acı içeren karanlık avlular. Bu manzaraya da renk katan minaresi boş tarlada bekçi kulesine benzeyen bir cami. Bu görüntü göçmen kaderini yansıtan eski bir Kırım Tatar türküsünü hatırlatıyor.

…..”Molla Kadır vaz Aytar kitabın aşıpne kordunuz Kırım'dan o gadar kaşıp”….

Sessizliğe bürünen Çıfut Kuyusu dünyadan kop-muş gibi görünüyor. Çünkü oraya çok daha uzak olan Dobriç (Hacıoğlu Pazarcık) şehrinden günde tek bir otobüs var. Köy meydanında muhtarlığın iki katlı binası boy gösteriyor. Önü bahçelik olduğu gibi içerisi de yeşillikle donanan, pırıl pırıl olan bu bina halka hizmet veriyor. Hemen yan tarafında eksik olmayan minik pazarlar kuruluyor. Dışarıdan gelen sa-tıcılar özellikle emekli maaşlarının dağıtılacağı gün-leri kaçırmıyorlar.

Burada, yaşlıların arasında gençler seyrek görü-nür. Gençlerin bir çoğu Batı Avrupa ülkelerinin gur-bet yollarını tutmuş. Çünkü işsizlik ve parasızlık her-kesi kendi çaresini bulmaya teşvik ediyor. Köyde yal-nız 10-15 kişi kadrolu işçi olarak kalmış. Kalan kısım ancak hayvancılık ve tütüncülükle uğraşıp geçimini sağlayabiliyor. Bazıları yeteneklerine göre gelirlerini iyileştiriyorlar. Bunun iyi bir örneği Okuma evi sekre-teri Jülide Fahredin İbram. Toplam 4000 kitap fonu olan Okuma evi kütüphanesinin, yedi yaşından alt-mış beş yaşına kadar kırktan fazla okuru bulunmak-tadır. En yaşlısı altmış beş yaşındaki Kaniye Şevket Borakay. Doğal olarak çocuklar en çok kitap okuyan-lardan, özellikle birinci sınıf öğrencileri. Kış mevsi-minde kütüphaneyi en çok onlar dolduruyor. Yeni çı-kan kitaplar buraya devamlı ulaştırılıyor. Kütüphane-nin mevcut kitap fonu tek Bulgarca, başka dilde yok.

Jülide ye gelince, kitap sevgisini ihmal etmeden, boş zamanlarında dantel örüyor. Modellerinin de ço-ğunu Türkiye'de çıkan moda dergilerinden derlemiş. Jülide' nin ellerinden harika masa örtüleri, perdelikler yaratılmış. İşin de özü şu ki, Türkiye'de iyi Pazar bulmuşlar ve böylece kazancını biriktiren Jülide, kendisine güzel bir araba almış. Arabasıyla Rusçuk'ta oturan doktor ablasının ziyaretine gidiyor.

Yaz aylarında Çıfut Kuyusu hareketleniyor. Türki-ye'den gelen giden çok oluyor. Çifte vatandaşlı emekliler, memleket havasına doya doya baharın geç günlerine kadar kendi evlerinde kalıyorlar ve sonra da güney kuşları gibi tekrar geri dönüyorlar. Toprakla uğraşmak alışkanlığıyla, bahçelerinde ça-balamakla boşta kalmıyorlar. Bu insanların genç yaşlarında folklor gösterileriyle, türkülerle, şınlarla dolu yaşantıları, onların elli yıllık hatıralarında de-ğerli yer almış. Bunca yıl sonra tekrar küçük bir grup halinde bir araya gelmek onlara heyecanlı dakikalar yaşattı. Sesleri ne kadar temiz, güçlü ve parlak oldu-ğu gibi, o kadar da gözlerinden ışık akar gibiydi. Ara sıra duraklama oluyor, bazı kelimeler sırasını kay-betmişçesine yeniden toparlanıyor.

Şınlara gelince, 1932 doğumlu Sacit Capar (Şen-söz) yakınıyor: “bahçede çalıştığım zaman aklım-dan su gibi akıyorlar, ama oturduğum zaman unutu-yorum”. Yine de ağzından dökülen şu güzel şınların oluşma sebebini önceden izah ediyor. Romanya'da Azaplar köyündeki (M.Ülküsal'ın doğum yeri) Tep-reç'e bir genç atıyla gelmiş ve atını sulamış. Kendisi de kapkaraymış. Üstelik o zamanlarda moda olan zagarşına diye siyah güzel kumaştan pantolon giy-miş, sadece dişleri beyazmış. Çeşme başında şaka-cı kızlar onunla alay etmişler;

“maşalla akam baytalın(1) cortuşuna(2)
kundelikte kiygenin zagarşına.”

Erkekte şu cavabı vermiş:
“Baytalım bolursun astıma tüşsen,
Sende menday bolursun
Kunge pişsen.”

Çıfut Kuyusu'nda 1954 senesinde oluşan folklar grubunun yönetmeni 1930 doğumlu Eblacin Hasan Mustafa (Akgün'ün) anlattıklarına göre, turnelerle, şenliklerle,cinlerle çok coşkulu güler yaşanmış. Kendiside mandolin çalıyormuş. Altmış kişilik gru-bun gittiği şehirlerde ve bazı köylerde Kırım Tatarca yı herkes anlayamıyormuş. Repertuarı yavaş yavaş Türkçe ye çevirmişler ve 1965 yılına kadar faaliyet göstermişler.

Kadınlardan Cevriye Seyfulla, Müzeyyen Hüsnü, Ruziye Müniyip, Edibe Kadır gibilerinden bahsetme-den olmaz ve onların yanı sıra beni konuk edenler; Musibe Ali (Aksu), Zülbiye Ahmet ve Remziye Ah-met. Onları birleştiren türküler, şınlar ve güler yüzle-ri, ama her birinin de kendisine özgü bir değeri var. Müzeyyen Hüsnü'nün de şu şınlarını eklemek iste-rim;

“Bır terekte elli ayva birden pışmez,
eki kalp bir bolsa ayrı tuşmez
Ruziye Muniyip, bir “Tatar Sofra Duası” diye bilinen duayı aktarıyor;
“ Bereket bersin aşına,
devlet kuş konsun başına.
Bodene(3) diy corgalap(4)
Kadır Nebi şıksın karşına.
Aşsın taşsın bol bolsun,
Omurtkanın(5) nur bolsun,
Torunun bolsa ul bolsun,
cav kaytargan er bolsun”.
Mesela yetmiş beş yaşındaki Edibe anne kitap açıp dua okur, kurşun döküp insanların dertlerini hafifleştirir. Hatta bıçaklada tedavi uyguluyor. Ona gelen hastalara;”Allah'ım sen ber şifasını” der, bildiğini yapar.

Fakat şifanın başka bir boyutuna ulaşması da mümkünmüş. Söz konuşu Kırım Tatar masallarını hala unutmayan, kimsesiz yaşayan Ferat Apdulla, eskiden onun yanına zıpkın gibi çocukları bile masal dinlettirmeye getiriyorlarmış. Arzı ve Kamber masa-lını hevesle anlatırken, bu yetmiş üç yaşındaki ada-mın gözlerinde yıldızlar sanki parlıyordu. Bir sazın telleri gibi havada titreyen ahenkli sesi, efsanelerden uyarılan bir ozanı andırıyordu;

“ mejmen dağı dağmıdır
çevre yanı bağmıdır,
anda menim Kamber' im
ölü mıdır, savv mıdır.

Mejmen dagıdır o
Çevre yanı bagdır o,
Anda senin Kamber' in
Ölü dil, savvdır o…”

Ancak bu köyde Kırım Tatarlar' ın önde gelen baş ismi, 1914 doğumlu Mürvet Abdulmenan sayılır. Hat-ta bunu ifade edenler onun için şunu derler;”Mürvet akay bolsaydı, turupta oynar edi”.

Bu uzun boylu ihtiyar, hastalıkların bıraktığı izlere rağmen ayaklarının üzerinde duruyor. Kimseye muhtaç olmadan İstanbul Çıfut Kuyusu arasında mekik dokuyor. Tek başına işlerini halledebiliyor, üs-telik ziyaretine gelen misafirlerine kendi eliyle yaptı-ğı Türk kahvesi ikram ediyor.

Konuşurken güçlük çekiyor, ama onu iyi anlayan-lar yardımcı oluyor.

Sohbetimizde Kırım Tatarlar' ın önderlerinden de bahsediyor. Mesela N.Çelebi Cihan'ın ve ona ithaf edilen şiirleri de biliniyor. Mürvet Akay kendisi şah-sen Müstecip Hacı Fazıl Ülküsal'ı tanıyormuş. Çünkü aralarında kudalık da (dünürlük) varmış. Yani Mürvet akayın teyzesinin kızı Maniye, Müstecip Ül-küsal'ın ablasının oğlu Ahmet'le evliymiş. Zamanın-da, Müstecip bey her hafta sonu Hacıoğlu Pazarcık-tan Çıfut Kuyusu'na geliyormuş. Onun şehir merke-zindeki evini de biliyorlar ve Mürvet akayın anlattığı-na göre Müstecip bey evini 1929 senesinde yaptır-mış. Bu ev hala duruyor, boş bakımsız, fakat yeterin-ce sağlam yapılı ve gösterişli.şimdiki sahipleri İstan-bul'da oturuyorlar.

Doksan yaşına rağmen, Mürvet akayın hafızası birçok şeylerin kaydını yolluyor. Tıpkı derin bir kuyu gibi dibi görünmüyor. Müstecip Ülküsal' ın kardeşi Nevzat hakkında etkileyici izlenimler muhafaza et-miş. Halkın Tepreş geleneğinin devam etmesine mü-cadele verip zafer kazanan Nevzat'ın toplantıda bu konu ile ilgili söylediği atasözünü gururla belirtiyor; “Bileği kavi bir kışı cıga,bilgisi kavi bin kışı cıga”. Eskiden gelen bir Kırım Tatar türküsü bir kızın Ruslar tarafından kaçırılma hikayesini anlatıyor. Mürvet akay emin olduğu gibi kızın adı Emine diye iddia edi-yor ve ekliyor; “bu bir gerçek olaydır”. Bu türkünün başındaki sözleri de şöyle başlıyor;

“kurban bayramı gecesi
salıncaknı bastılar,
otuz kızın işinden
bir meni alıp kaştılar,
üş kün üş keşe
col cürüp Peterburg'ka
cettiler, cettiler.
Başımdaki poşumnu
Atkada cabul ettiler,
Belimdeki kuşagım
Atkada bavv ettiler,
Boynumdaki altınım
betime de tamga ettiler”…

Anlata anlata, Çıfut Kuyusu'nun adına erdik. Yo-rumlara göre, burada birçok derin pınarlar varmış ama şimdi dört tane kalmış. Sanki onlar da gereğin-ce köyün tarihi yaşantılarına katlanmışlar. Mürvet akayın kızı Gönül Hanımın Kerç' ten gelme. O za-manlarda Çıfut Kuyusu “Çıfutlar” diye bir soydan ve Bulgaristan'ın Kotel şehrinden oluşan dört beş ailenin yaşadığı küçük bir köymüş. Önce Mankaliya' da (Romanya) kalmışlar. Fakat yoksulluk beş karde-şi buralara getirmiş. Daha sonra “Çıfutlar” da, Bul-garlar da kalkmışlar oralardan. Çıfut Kuyusu' luların hepsi akraba oldukları için hep dışarıdan gelin alır-lar. Ve şuanda bile derinden gelen akraba bağlarını herkes bilir.

İşte böyle gördük Çıfut Kuyusu'nu. Bir kırlangıç yuvası gibi sığınıp kalmış Güney Dobroca' nın sınır köşesinde. Ve içgüdüsüne dayanan insanların hayat bağları sıkıntılarıyla, sevgileriyle, hayalleriyle. Umut larını ve geleceklerini çocuklarına ve torunlarına bağışlayan bu aydın dünyalar kapısını çaldık.

(1) baytalı : dişi at (2) cortuşuna : cürüşüne , yürüyüşüne (3) bodene : kuş (4) corgap : çabuk koşmak (5) omurtkan : fazlası

http://www.kalgaydergisi.org/index.p...sayi=42&kod=83
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 04.09.2008, 00:08   #25
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Dobruca bölgesinde : Mecidiye Kasabasının Tarihi

Romanya toprakları, Osmanlı İmparatorluğu-nun idaresindeyken, Besarabya ve Kırım'dan onbinlerce Türk buraya yerleşti. 1806-1812 Os-manlı-Rus savaşlarında, Rus orduları Tuna'yı aşarak ilerlediği sırada, Akkerman, Bender, İs-mail kalelerinde muhasarada kalan Türkler, Dobruca'ya; Eflâk ve Bogdan'da bulunanlar da güneye doğru göç ettiler. Müslüman ve Türklerin bu bölgede oturması şartlara bağlandı. Besa-rabya, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Rusların eline geçti. Dobruca, Romenlere verildi. Devam eden Rus saldırılarından zarar gören Türkler, göç etmeye başladılar. Sonraki yıllarda Dobruca'dan 80-90 000 Türk, yurtlarını terk ederek Anadolu'ya yerleştiler. 1900-1923 arasında, göçlerde bir azalma görüldü. 1923'ten sonra, Dobruca'dan yeni göçler başladı. 1923-1933 arasında 33 852 kişi göç etti.

XIX.yûzyıl içersinde vuku bulan (1828-1829, 1854-1856, 1877-1878) ûç Rûs-Tûrk harbi Dob-ruca'ya bûyûk zarar ve ziyan getirmiştir. 1850 yılında Osmanlı Imparatorluğuna bir rapor ha-zırlanmış ve bunu Fransızca olarak, Dobruca'ya yapılan tarım gezisi Istanbul'da yayınlanmış. Bunların arasında tarım reformu, ilk ve lise eğiti-mi, tarımın organize edilmesi, askerî okulların açılması, modern yolların inşaatına başlanılma-sı, Tuna ve Boğazköy-Köstence arasında Kara-su vadisinde Tuna ile Karadeniz arasındaki iki kanalın inşaatı için projelerin gerçekleştirilmesi-ni teklif etmektedir. Kırım savaşından 1 sene sonra Karasu adının taşıyan, Tuna ve Karade-niz arasında bulunan şehire, göç eden Kırım Tatarları tarafından kurulmuştur. Sultan Abdûl-mecid Han idaresinde, Karasu vadisinde 15-20.000 insan yaşıyordu. 1828 yılında Karasu tahrip edilmiş ama nufusu azalmamış.Sultan Abdûlmecid Karasu vadisine 1836'da yerleştir-di. 1828-1829 tarihleri arasında Dobruca bölgesine Kırım Tatarları yerleştirmesine çok çaba ve ilgi gösterdi.

18 Şubat 1856 tarihinde Karasu şehri, Sultan Abdûlmecid'in onuruna Mecidiye adını aldı.

Sultan Abdûlmecid Han, bu karışık devrede memleket için başarılı işler yaptı. Mecidiye köp-rüsünü, 1848'te kûçûk ve bûyûk Mecidiye (Orta-köy) camilerini yaptırdı. 1853'te Istanbul-Varna-Kırım arasında ilk telegraf hattı döşendi. Bu ha-rekete hız vererek, 1870'te 36.000 kilometrelik telegraf hattı ile Osmanlı Devleti dûnya devletle-ri arasında en ön sıralarda yer aldı. Osmanlı idaresin zamanında dini ve kûltûrel işlerinin iyi şartlar içersinde yûrûtûlmesi sağlamak amacıy-la Kırım savaşından sonra (1856-1877) Tanzi-mat idâresini ilgisiyle Mecidiye'de 1 mekteb-I rûştiye ve 1 mekteb-i sûbyan açıldı. Talebeler kitap okumaya hevesli ve istidatlı, Dobruca ka-sabalarında ve köylerindeki bu okullarda mual-lim-i evel ve sâire ders okutuyorlardı.1869 yılın-da Mecidiye'de 2 cami, 2 okul ve 1 mezarlık vardı. Cami mûslûman toplumun birleştiricisiy-di. Bûtûn idâri kûltûrel, eğtim, sağlık ve ticarî mûesesler caminin etrafında bulunuyordu.

Mektepler, hamam, hastane, bazar, han, lo-kanta, kahvehane, hûkûmet konağı, karakol inşaa edilmiştir. Dobruca'da 1872 yılında 11 ha-mam bulunuyordu, bir tanesi Mecidiye'de idi.

Yolculuk alanında Osmanlı idaresinin en önemli başarılarından birisini Bogazköy-Meci- diye-Köstence demiryolu teşkil edilmiştir. Bu de-miryolu bir Ingiliz şirketi tarafından yapılmıştır. Bu yol 4 Ekim 1860 yılında çalışmaya başlamış-tır. Süveyş Kanalı açildıktan sonra (1860)/ Av-rupa'nın, Şarkla ilişkileri için Tuna'nın önemi ikinci plana geçmektedir, fakat Boğazköy-Mecidiye-Köstence demiryolunun önemi gittikçe bü-yümüş, çünkü bu yol Avrupa ülkeleriyle Istanbul arasındaki yolu kısaltıyordu. Bu demiryolu yü-zünden Boğazköy, Mecidiye ve Köstence gelişi-yor, nûfûsları bûyûyor, bu sehirlerde birçok kül-türel, dinî ve sağlık mûesesleri kuruluyor.

1869 yılında Mecidiye tabya inşaatı başlamış-tır ve 1876'da inşa sonuna ermiştir. Bu tabya hep Mecidiye-tabya adını taşımaktadır.

1880 yılında Mecidiye'de iki Panayır birisi ilkbaharda ve diğeri sonbaharda yer almaktadır.

Tanzimat devrinde, Dobruca için alınan karar-ların ekonomik ve kûltûrel alanda gelişmeler çok başarılı idi. Bu gelişmelerden gerek Dobruca'-daki Tûrk Tatar Mûslûman toplumu ve gerekse Hristiyan toplumu faydalanmıştır. Dobruca Tûrk kûltûrûnûn oluşması ve Tûrk-Tatar gelenekleri-nin korunması bakımından ilginç bir bölge ol-mak yanında Romanya'ya Mûslûman sanatının girmesine de örnek olan bir arazi olmuştur. Dobruca'da, en eski eğtim birliği olarak, Gazi-Ali Paşa, 1610 yıllarında, Babadağ kasabasın-da, kendi adını taşıyan Cami-î Şerifin yanında kurmuş olduğu Medrese sayılmakta ise de, yine 17.yüzyılın ortalarında, Dobruca bölgesini eni-ne-boyuna dolaşan Evliya Çelebi, “Sayatnâme” başlıklı eserinde, o sıralarda önemli bir askerî ve kûltûr merkezi olan Babadağ kasabasında ûç medrese bulunduğundan bahsetmektedir ki bu kaynağa göre, Dobruca'da din ve kültür hizmetleri veren medrese müessesesinin mevcudiye-tini çok daha gerilere götürmek mümkündür, diyebiliriz.

1837 yılında, II. Sultan Mahmud'un emriyle, Babadağ'da yeni bir medrese inşa edilmiş olup, 1877-1889 yılları arasında, kısa bir kesintiyle, 1901 yılına kadar devam etmiştir. Ancak, 1901 yılında, Babadağ medresesi, bölgede Tûrk-İs-lâm nûfusunun azalmış olmasından dolayı, Me-cidiye kasabasına nakledilmiş olup, burada, 1965 yılına kadar varlığını sûrdûrmûş ve niha-yet, öğrenci yokluğundan, kapanmış. Şunu da belirtmek gerek ki, 17 Auğustos 1904 tarihinde, Mecidiye Medresesi ile ilgili olarak, yeni bir "Ni-zamnâme" kabul edilmiş olup, bu yeni düzenle-meye gore, eğtim sûresi 8 yıl olarak tesbit edil-miştir. Aynı zamanda, eğtim sonunda, öğrenci-ler, özel bir komisyon huzurunda, mezuniyet sı-navına tabi tutulmaya başlamışlardır. Mezuni-yet diploması ile, gerek Imam-Hatiplik ve gerek-se Tûrkçe öğretmenlik görevlerini yapma hakkı kazanmış oluyorlardı. Diğer taraftan, önemli hu-suslardan biri de, medreseden mezun olanların, Romen Õğretmen Liseleri mezunlarıyla, aynı haklara sahip olmaları idi.

1920 yılına kadar ait evraklar arşivde bulun-muyor artık. 1920 ile 1967 yılları arasında Med-reseye 504 öğrenci kayıt olmuş fakat sadece 402 öğrenci mezun olmuş. Aynı dönemde, Med-rese 42 jenerasyon verdi.

Mecidiye'deki Medrese, mezunların çok iyi ha-zırlıklarından ve aynı zamanda bu eğtim kuru-munda görev yapan öğretmenlerin özel hazırlık-larından dolayı hak ettiği şöhreti kazanmıştı.

1930 yılından sonra, Mustafa Kemal Atatürk'-ün Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleştirmekte olduğu serî inkilâplar, Mecidiye Medresesinin de moderleşme sürecini büyük çapta etkile-meye başlamıştır. Nitekim, burada da, Yeni Türk alfabesi kabul edilmiş ve ihtisasla ilgili derslerin yanısıra, yabancı diller eğtimine de yer verilmiş-tir(Arapça yanında, Fransızca, Almanca gibi).

Õğrenciler de, Avrupa tarzında, modern üni-forma kullanmaya başlamışlardır. Medresenin, Mecidiye kasabasına nakledilmesiyle, ilk dini eğitim müdürü olarak, Haci-Ali Mustafa Efendi atanmış ve idari müdür olarak da, Romen dili dersleri veren ve aynı zamanda, Tûrkçeyi konu-şan ve Türk kültürünü yakından tanıyan Prof. Alecsandru Aleku tayin edilmiştir.

Gerek mezun olan talebelerin, 8 yıl boyunca, iyi bir eğtim gördüklerinden ve gerekse, med-rese, muhtelif dönemlerde görev yapan, Romen profesörlerinden: Aleksandru Aleku, Mircea Dragomirescu, Petre Dragoş, Vasile Vasilesku, Ion Anghel gibi ve talebelere Türk-İslâm kültü-rünü aşılayan müderrislerden: Sıddık-Hoca, Sabri-Hoca, Hafız Cafer, Habib Hilmi, Mehmet Gaffar, Õmer Lûtfi, Mehmet Niyazi ve diğer de-ğerli hocaların yetkili şahsiyetler olmalarından dolayıdır ki, Mecidiye Medresesi,uzun müddet, takdire şâyan bir Türk-İslâm Kültür Merkezi ola-rak tanınmıştır.

Lâkin, 1948 yılından sonra, yeni bir eğitim inki-lâbının uygulanmaya başlanmasıyla, Mecidiye Medresesi tasfiye edilme sürecine sokulmuş ve 1965 yılında, kapılarını kapatmak zorunda kal-mıştır. O tarihten bugüne kadar geçen zaman zarfında, medrese binası da bozulmaya yüz tut-muş ve bakımsızlıktan dolayı, harabeye dönüş-müştür. Ancak, ihtilâlden sonra, yani 1992 yılın-da, ilâhiyat eğtimi yeniden başlatılmış olup, yine Mecidiye kasabasında bulunan: Nicolae Bal-cescu Lisesi dahilinde iki yıl kadar devam etmiştir.

Lisenin şehir dışından gelenler için bir öğrenci yurdu da var ve onlara bedava konaklama ve yemek veriliyor.

13 Temmuz 1995 tarihinde imzalanan Romen-Tûrk Protokölû gereğince, Ilâhiyat tedrisatı ya-pan mûessese, bu defa: ”KEMAL ATATÛRK” Ilâhiyat ve Pedagoji Lisesi ûnvanını alarak,bu yeni kuruluşa, Mecidiye kasabasında, Rom Sokak, no.2 adreste bulunan bir de bina tahsis olunmuştur. Bu bina, Türkiye Cumhuriyeti Dev-letinin mâli yardımıyla, rekor denilecek kadar kı-sa bir zaman içinde, onarılmış ve modernize edilmiştir.

İlahiyat ve Pedagoji bölûmleri, Tûrk ve Tatar azınlıkların ülkedeki ilk ve tek lisesi Romanya ve Tûrkiye Cumhurbaşkanları Sayın Ion Iliescu ve Sayın Sûleyman Demirel'in katıldığı bir törenle 18 Nisan 1996 tarihinde resmi olarak açılmıştır.

Yeni kurulan liseye, ilk müdür olarak: Romen vatandaşı ve I.derece matematik öğretmeni Sn. Şaip Meneveli ve yardımcı müdür olarak da, Türk vatandaşı olup, din kültür öğretmeni Sn. Mustafa Kesgin tayin edilmişlerdir.

Mecidiye Kemal Atatûrk Ulusal Koleji, Dobru-ca bölgesindeki Türk-Tatar toplumun dinleri ve dilleri korumalarını amaçlamaktadır. Bunun için okula Türkiye'den öğretmenler görev yapmak-tadırlar. Okulun mezunları imam ve öğretmen olabilmekte, ana dillerini, dinlerini öğreterek Türk-Tatar azınlığının milli benliğini korumasın-da önemli bir rol üstlenmektedir. Aynı zaman-da Romanya Mûslûman Tatar Türklerin Demok-rat Birliği- Mecidiye şubesi her sene I.ci ve IV'cı sınıf talebelerin gûndelik okul servisini destekliyor.

Mezunların 40'ı Romanya Mûslûmanları Müf-tülüğüne bağlı camilerde imam-hatiplik, 46'sı da okullarda öğretmenlik yapmaktadır.
2004-2005 Õğretim yılında mezun olan 42 dir. Mezunların 35'si değişik üniversitelerde eğitim alıyorlar. 2006 yılından itibaren okulun bilgisa-yar bölümüde açılmıştır.

İşte, Romanya'da yaşayan ve gerek Romen Devletine, gerekse Romen Ulusuna karşı daima samimiyet gösteren Türk ve Tatar azınlıkları, Romanya'da en önemli Türk-İslâm kültür mer-kezi sayılan “Kemal Atatürk”İlahiyat ve Peda-goji Lisesine kavuşmuş olmalarından dolayı, Türkiye Cumhuriyetine ve Romanya Devletine son derece minnettârdırlar ve minnettâr kalacaklardır.
Gülşen İSMAİL
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 13.09.2008, 17:39   #26
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Ya Rabbi'm şukür yazga şıqtık

Degerli okurlar; Sizlerge bu sayımızda yazga çıq-qanda olgan adetlermizden bahsetmek isteymen. Bu geleneksel başlıqman Aydınbey'de(Kıpinovo,Dobriç ili) ekı adet art artqa ve horan oyunları meydanga kele. Paskalya'dan evel cuma kunu apaqaylar, qızlar, ballar (erkekler haric) guzel temız kiyinıp koy kena-rında tabiat ortamına çıqalar.

Bırıncı "Yawur yüzü" dep adlandırılğan adetnı ete-ler. Quru agaç çırpıları, ya da dallardan haclar şekil-lendıreler ve on ayağınman, ya da ekısınmen üçer kez ustulerıne basıp şu sözlernı aytalar: "Awurlığım yawurğa,/qazaqqa/, cengılligim ozume". Sonra bu çırpılarnı uzaqqa atalar.

Daa sonra "Ya Rabbi'm şukür yazga şıqtık" dep ay-talar ve yamaçlı bır yerge yan yatıp herkez tıgırıla "cengilleşiyim" dep niyetınmen. İstegen bunu sözlü de aytabılır. Ne qadar daa kop tıgırılsa, o qadar daa aruw dep bılıne.

Ondan sonra horan turkulerı çalıp şenleneler. Yarı dayre şeklınde art artqa tizileler. On qolunman on omuzga bırbırlerıne tutunup "Eşegım" dep denılgen yırnı aytıp on ayağınman adım atıp cureler. Başını bır qartanay çalıp cete. "Diy, eşegım, diy! Çuş eşegım, çuş!" dep bağlamanı çalganda qartanay da toqtap üçer kez sert sert yerge vura tayaqkman. Ne qadar sert vurulsa, o qadar daa çok bereket olacagına inanıla.

EŞEGIM
Eşegıım, senın qulaklarından papuc mı yasayım?
Şarıqlı cıgıtler - tarlada bereketler.

Bağlama: Diy, eşegım, diy! [3 kere yerge vurula ]
Çuş, eşegım, cuş! [3 kere yerge vurula ]

Eşek, senın torbana arpa mı tolsun?
Arpalı tarlalar - tolu tolu torbalar.

Bağlama: Diy, eşegım, diy! [3 kere yerge vurula ]
Çuş, eşegım, cuş! [3 kere yerge vurula ]

Eşek, senın torbana qızılşalar tolsun.
Tarlalardan artqanlar - tolu tolu qartanlar.

Bağlama: Diy,eşegım, diy! [3 kere yerge vurula]
Çuş, eşegım, cuş! [3 kere yerge vurula ]

Eşek, senın torbana mısır toltırayım.
Tarlalardan kop kop mısır toplayım.
Bu sene bergen bereketke sekrıp zıplayım.

Bağlama: Diy,eşegım, diy! [3 kere yerge vurula]
Çuş, eşegım, cuş! [3 kere yerge vurula ]


Ümüt Şerif :Kırımtatarlarının türkülerini unutmagan kişi


"Alaydan, bulaydan" denıılgen diger oyun yırı de çalına. Onun manası " yaqın ve aruw yerden qız almak ". Onar kışılık ekı grup yasala - beşer qız-man beşer apaqay ve alayın başında bır kışı so-rumlu bola. Qol qolga tutunup yırnı çalıp qarşı grubun yanına baralar ve sonra qaytalar. Her bır grup diger gruptan kızlarnı çeqıp ala. Oyun pıttık-ten sonra ekı tarafın apakayları bırbırlerıne sarılıp şunu aytalar: "Saw bolunuz qudagıylar". Qızlar ketken yaqqa yaşlıların qolunu opeler. (Bu oyun yırı Viyis koyunde (Bobovets, Dobriç ili) de bılınır ve şenliklerde oynanır).

ALAYDAN BULAYDAN,
1. grup: Alaydan bulaydan,
Bır top saraydan. (2 kere)

2. grup: Ne istiysınız,
Bızım alaydan? (2 kere)

1. grup: Sızde bır guzel korduk,
Onu istiymız. (2 kere)

2. grup: O guzelın atın,
Aytınız bızge. (2 kere)

1. grup: O guzelın adı,
(Nargiz,İnsaf,Zore...)anımdır. (2 kere)

2. grup: Anımdır, nazlıdır,
Ozu ketamaz. (2 kere )

1. grup: Bin davulman, bin zurnaman
Tartıp alırmız. (2 kere)

Paskalya aqşamı ateşler yaqıla ve "Awurlığım yawurğa (qazaqqa), cengilligim ozume" dep erkez ustunden atlay. (Provadya kasabasında Tatar maalede yaşağanlar Qıdırılez akşamı yaqa ekenler ateşnı. Erkez "awurluktan" arın-mak içun ozune kore niyet etıp ustunden atlay eken. Mesela "püsürlügüm ketsın", "qastalıklar ketsın", "tembelligım ketsin" , v.s

http://www.kalgaydergisi.org/index.p...sayi=44&kod=40
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 01.10.2008, 22:05   #27
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Veyisköy



Veyisköy (bulğarca Бобовец) – Bulğaristanda bir Qırımtatar köyüdir.

Mında yaşağan adamlarnıñ simalarından, tillerinden ve adetlerlerinden belli olğanına köre Veyisköyniñ ealisi, Çatallar, Mumçul, Doğanyuvası köyleriniñ ealileri kibi Qırımnıñ yalıboyu ya da dağ taraflarından bu topraqlarğa icret etkenler. [1]

Veyisköylülerniñ sayıca müim bir qısmı 1950 senelerinde tekrardan icret etmege mecbur qalıp Türkiyege ketkenler. İstanbulnıñ Taşlıtarla maallesini qurucısı olğan adamlar arasında işte bu muacirler de bardır.[2]

İstanbulda tekstil işi yapıp bay olğan Osman, İsmail[3] ve Nurettin Ölmez[4], İstanbul Qırım Derneginiñ insiyatifi ile Qarasuvbazar rayonınıñ Keñ Toğay (Litvinenkovo) köyünde Qırımtatar milliy mektebiniñ tamiri içün yardım ettiler. [5][6]

--------------------------------
Menbalar

1. ↑ Karadeniz gazetası. Aprel 2003, s.5
2. ↑ Murat Vatansever. Tatar Mahallesi: Taşlıtarla Bahçesaray mecmuası, san 30
3. ↑ Timur Berk. İsmail Ölmez ile söyleşi Bahçesaray mecmuası, san 34
4. ↑ Timur Berk. Nurettin Ölmez ile söyleşi Bahçesaray mecmuası, san 24
5. ↑ Özgür Karahan. Ana tilini bilmegen, öz vatanında yabancı! Bahçesaray mecmuası, san 22
6. ↑ Ufuk Ötesi. Soykırım’dan Kırım’a 59 yıl (2003/06)

http://crh.wikipedia.org/wiki/Veyisk%C3%B6y
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 23.10.2008, 20:30   #28
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

САГЪ ОЛ, ДОБРУДЖАДА ЯШАГЪАН МИЛЛЕТИМ!

В румынском городе Констанце прошел тюрко-татарский фестиваль

3-5 октября в румынском г. Констанце (Костендже - кр.тат.), на землях Добруджи, прошел XIV Международный фольклорный фестиваль песни и танца. В нем приняли участие делегации и художественные коллективы (свыше 500 чел.) из Болгарии, Македонии, Косово, Казахстана, Румынии, Крыма и Турции. Фестиваль этот проводится под эгидой демократического союза тюрко-татар Румынии с 1994 года, а крымскотатарские коллективы из Крыма всегда желанные и непременные его участники.



Фестиваль организует крымскотатарская диаспора Румынии, а ансамбли из Крыма для них не просто творческие коллективы, но и посланцы родины, некогда покинутой, но по-прежнему единственной и горячо любимой.

И на этот раз фольклорный праздник открылся костюмированным шествием всех коллективов и членов делегаций с площади Овидиуса по главным улицам Констанцы под маршевый бой давулов (огромных барабанов), труб и зурначей турецкого ансамбля «Mehter». Улицы Констанцы, на которых движение во время шествия было перекрыто на три часа, по сути превратились в сплошную сцену фестиваля, парад национальных костюмов разных стран и народов на радость горожан, тепло и радушно приветствоваших артистов и гостей города. Крым в этом параде представляли ансамбли «Теселли» (г. Акмесджит) и «Кок къушагъы» (г. Эски Кырым), молодая исполнительница Гузель, члены Меджлиса и группа поддержки.

Вечером на сцене городского дома культуры на 900 мест засверкал фейерверком танцев, песен, многоцветьем костюмов непосредственно сам фестиваль. Его приветствовал депутат румынского парламента от крымских татар Амет Аледин.

«Рамазан байрамынъыз хайырлы олсун! Сизлерге сагълыкъ истеймен, Дженабы Аллах сизлерге гузель куньлер косьтерсин. Бойле фаалиетлерни, бойле фестиваллерни отькергенде бизлер тилимизни, динимизни, адетлеримизни унутмагъанымызны косьтеремиз, чюнки буларны унуткъан миллетнинъ дюньяда ич бир шансы олмаз. Тилимизни, эски тилимизни, татар тилимизни, мубарек тилимизни мектеплерде къулланмагъа башладыкъ. Мен севинем, татар тилимиз де бар, тюрк тилимиз де бар, ромен тилимиз де бар. Мен кичкене бала экенде рахметли къартбабам айткъан эди «Балам, не къадар яшасанъ да татар олгъанынъны унутма. Сенелер кечти, мен буны унутмадым, унутмайым, эм де сёз берем сизге, бир вакъыт унутмайджакъман!», - деди Амет Аледин.

Фестиваль также приветствовали председатель Демократического союза тюрко-татар Румынии Амет Варол, среди почетных гостей был консул Турецкой Республики в Констанце, представители городской власти, муфтий мусульман Румынии Мурад Юсуф, лидеры крымскотатарской общины, делегации из татарских регионов Добруджи, Болгарии и Бухареста. И каждое выступление юных и маститых артистов только добавляло азарта и огня и выступавшим, и горячо аплодировавшим им зрителям. В течение трех дней участники фестиваля выступили в разных уголках Добруджи, где проживают крымские татары.

Нельзя было не заметить и того, что в самой Румынии количество крымскотатарских художественных коллективов заметно возросло. Практически в каждом городке, селе, где компактно проживают крымские татары, есть коллективы. А названия их говорят сами за себя «Къарасув» (Меджидие), «Учансу» (Валу Троян), «Караденъиз» (Констанца), «Джансу» (Текирголь), женский хор «Босторгъай» («Жаворонок», Констанца), «Миникъараденъиз» (Констанца), «Канара» (Овидиу), «Нурбатлар» (Мурфатлар), «Фиданлар» (Констанца) и др. Крымские татары Болгарии были представлены ансамблем «Сюйгю» («Севги»). Все эти коллективы своими выступлениями украсили фестиваль не только мастерством, но, что особенно бросалось в глаза, бережным и трепетным отношением ко всему тому, что в течение свыше двух столетий помогало и помогает им оставаться крымскими татарами вдали от Крыма.

Почетный председатель демократического союза тюрко-татар Румынии Саладдин Аджыакай:

«Биз эки асырдан зияде бу топракъларда, Романияда яшап баба-деделеримизниъ адетлерини сакълап кельдик ве оларны яшатмакътамыз. Шимди халкъымыз ичюн Къырым къапулары ачылгъан сонъ бизлер даа да зияде озь тилимиз, медениетимиз, адетлеримизге сарылып башладыкъ. Къырым бизим ватанымыз, онынъ рухий дестеги бизлер ичюн пек муимдир. Келеджек сене биз энди XV юбилей фестивалини даа да юксек дереджеде кечирмеге арекет этеджекмиз».

Следует отметить, что С. Аджыакай ежегодно предоставляет свой отель «Аврора» для размещения участников фестиваля. Поддержку в его проведении оказывают предприниматели Сунай Кадыр, Неджадин Керим, Кенан Омер, Неджат Сали, активисты и руководители отделений на местах Кыясетдин Утев, Нихат Осман, Эрол Агали, Самир Меннан, Мамбет Онал, Аблез Аледин.

В ходе фестиваля состоялись встречи в мэрии Констанцы, а также с вице-спикером румынского парламента Ионом Олтяну в Бухаресте, которому было вручено письмо председателя Меджлиса М. Джемилева на имя председателя парламента Богдана Олтяну. Крымскотатарские ансамбли дали концерт и для крымскотатарской диаспоры в Бухаресте. Перед отъездом крымской делегации в холле отеля «Аврора» член Меджлиса С. Каджаметова от имени делегации вручила С. Аджыакаю национальный крымскотатарский головной убор (къалпакъ), а Д. Османов от имени Союза крымскотатарских писателей - книги.



ОГОНЬ РОДИНЫ, ЗАЖЖЕННЫЙ 200 лет НАЗАД, ПРОДОЛЖАЕТ ГОРЕТЬ В РУМЫНИИ

В Румынии, по официальным данным, проживает от 25 до 35 тысяч потомков крымских татар, эмигрировавших из Крыма в XVIII-XIX веках на земли Добруджи. По данным же руководителей крымскотатарского центра здесь проживает не менее 40-50 тысяч крымских татар. Расхождение в цифрах они объясняют тем, что во время переписи населения многих крымских татар по незнанию или по другим причинам записывают турками. До сих пор многие села и населенные пункты, где продолжают жить крымскотатарские семьи, несмотря на переименования на румынский лад, носят крымскотатарские названия: Асанша, Азаплар, Мурфатлар, Тузла, Кара Мурат, Манкалья, Меджидие, Текирголь, Костель, Тульча, Кубадин и др.

По словам почетного президента демократического союза тюрко-татар Румынии Саладина Аджыакя больше всего крымских татар, около 8300, проживает в г. Костендже (Констанце), 6 тыс. в г. Меджидие, 3 тыс. в Манкалье, около 2 тыс.в Асанше и Омурче.

Старожилы вспоминают, что еще каких-то 130 лет назад в Костендже и его окрестностях проживали только крымские татары и турки. Крымские татары всегда пользовались здесь большим уважением. Об этом говорит и тот факт, что король Румынии Кароль I в 1910 году построил здесь мечеть для мусульман (архитектор В. Степанеску). Высота минарета мечети составляет 50 метров. Здесь находится один из самых больших ковров Европы размером 104 кв. метра, который был соткан за 12 лет в одной из турецких деревень в 1904 году. Мечеть в Констанце, на берегу Черного моря не закрывалась даже в дни правления Н. Чаушеску, действует она и сейчас, являясь одной из достопримечательностей города. Крымские татары называют ее «Къырал джамиси» («Королевская мечеть»). С минарета мечети раздается эзан муэдзина, призывающий мусульман к молитве.

«Если призыв муэдзина был короче обычного, жители близлежащих домов, даже будучи не мусульманами, иногда сами приходят и просят, чтобы призыв звучал дольше», - говорит смотритель мечети. Всего же в Констанце действует 6 мечетей, а по всей Румынии около 70.

В 60 метрах от королевской мечети находится трехэтажный офис демократического союза тюрко-татар Румынии, где состоялась встреча крымской делегации с активом союза, в ходе которой председатель союза Амет Варол, члены правления ознакомили крымчан с деятельностью союза. Член Меджлиса Ресуде Измайлова угостила всех крымскотатарскими сладостями. За чашкой кофе стороны обсудили возможности и перспективы взаимодействия структур Меджлиса с союзом. Руководитель отдела культуры и образования Меджлиса Сафуре Каджаметова преподнесла в дар А. Варолу Коран в расшитом национальными узорами «къуран къапы», крымскотатарские учебники, а почетному председателю союза С. Аджыакаю - горсть керченской земли как символ его малой родины, где родились его деды и прадеды, вынужденные эмигрировать из Крыма. Приветствовали соотечественников и члены Меджлиса Заур Смирнов, Февзи Кубединов, председатель керченского Меджлиса Расим Шейхмамбетов мастер художественного слова Риза Юсуф, предприниматель Энвер Какура.



Румынский парламент учредил премию М. Ниязи

Еще в 1960-е годы во времена лидера Компартии Румынии Георгиу Дежа в Бухарестском университете по просьбе крымскотатарской диаспоры был открыт факультет крымскотатарского языка и литературы, работал педтехникум, готовивший крымскотатарских учителей для начальной школы. Выпускники этих заведений внесли и продолжают вносить свой вклад в сохранение крымскотатарского языка по сей день, а еще два выпускника Энвер и Недрет Мамут стали профессорами филологии.

Надо отметить, что вопрос изучения крымскотатарского языка всегда был в центре внимания активистов союза. Недавно в Констанце латиницей выпущен крымскотатарский букварь, при финансовой поддержке структур Евросоюза была построена начальная школа на 160 детей с обучением на турецком и крымскотатарском языках, которая распахнула свои двери в сентябре. Ежедневно три микроавтобуса Союза привозят сюда крымскотатарских детей из города и его окрестностей.

Депутат румынского парламента от крымских татар Амет Аледин постоянно отстаивает интересы своих избирателей, делегировавших его в высший законодательный орган Румынии.

Именно благодаря его усилиям, в 2006 году парламент Румынии объявил 13 декабря днем крымских татар (в декабре 1917 года I Курултай объявил о создании в Крыму краевого правительства - Директории). Этот день для всех крымских татар по закону является нерабочим. Также румынский парламент в 2007 г. принял решение об учреждении премии имени Мехмета Ниязи, крымскотатарского поэта, родившегося и жившего в Румынии. Премия будет присуждаться за достижения в области литературы, культуры и искусства.

В Констанце идут еженедельные крымскотатарские передачи на радио, выходят газета «Караденъиз» (редактор Нихат Осман), приложение к ней - молодежная газета «Джаш», журнал «Эмель» (редактор Гюнер Акмолла), издаются труды крымскотатарских ученых по фольклору, литературе, книги поэтов и прозаиков. Всего в Румынии живут и творят около 14 крымскотатарских писателей и литераторов. Крымскотатарский союз писателей в Крыму намерен развивать и укреплять творческие связи со своими коллегами по перу.

Феномен крымскотатарской диаспоры Румынии заключается в том, что они сохранили обычаи, традиции, язык в том виде в каком все это вывезли из Крыма их отцы и деды 200 лет назад. В повозках по степям Бессарабии и Валахии «къара джолман» они добирались до Добруджи, спасаясь от притеснений царской России. Вместе со своим нехитрым скарбом они везли из Крыма самое главное - огонь из крымских очагов, которому не давали угаснуть в пути. Этот огонь был символом отнятой родины, он продолжал гореть все эти годы и на землях Добруджи. Нельзя было не заметить, что этот огонь горит и поныне в сердце каждого крымского татарина Добруджи, он зовет их домой, он зовет их в Крым.

Дилявер ОСМАНОВ.

Симферополь-Констанца-Симферополь.
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 23.10.2008, 20:34   #29
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы



Dobruca qirimtatarlari
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 07.03.2009, 22:09   #30
AlperenKirim
Dobrucalı
 
Аватар для AlperenKirim
 
Регистрация: 30.07.2006
Сообщений: 2,043
Сказал(а) спасибо: 219
Поблагодарили 319 раз(а) в 215 сообщениях
AlperenKirim на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

CanSu Romanya



romanya qırımtatar yaşları
AlperenKirim вне форума   Ответить с цитированием
Старый 01.10.2013, 02:25   #31
Türk
yalquzaq
 
Аватар для Türk
 
Регистрация: 04.12.2011
Сообщений: 8,262
Сказал(а) спасибо: 3,137
Поблагодарили 3,272 раз(а) в 2,361 сообщениях
Türk на пути к лучшему

Мои фотоальбомы

Буджакская Татария







Copper engraving by T. Kitchin, G.Britain, 1777.
__________________


Bilge Qağan
Türk вне форума   Ответить с цитированием
Ответ


Здесь присутствуют: 1 (пользователей: 0 , гостей: 1)
 
Опции темы
Опции просмотра

Ваши права в разделе
Вы не можете создавать новые темы
Вы не можете отвечать в темах
Вы не можете прикреплять вложения
Вы не можете редактировать свои сообщения

BB коды Вкл.
Смайлы Вкл.
[IMG] код Вкл.
HTML код Выкл.

Быстрый переход

Похожие темы
Тема Автор Раздел Ответов Последнее сообщение
Dobruca Qırımtatar Tili / Dobruja Crimean Tatar Languages AlperenKirim Общие вопросы 10 04.09.2008 01:04
Yalçın Faik (Dobruca) ONBASHY_PARS Музыка - Müzik 2 14.08.2008 23:57
Crimean Tatars in Bulgaria AlperenKirim Крымские татары/Kırım Türkleri 4 21.06.2008 01:24
Batı Trakya Türkleri - Turks of the Western Tracia KOKTURK Тюркские народы - Türk Halkları 9 11.11.2006 03:35
Turkic Khans of Bulgaria (632–852) BAWIR$AQ Ancient History 18 05.12.2005 13:02


Часовой пояс GMT +3, время: 05:16.

Web Analytics

Южный Кавказ, Центральная Азия и СНГ в мировой печати

Tamganet


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd. Перевод: zCarot
Turan.Info